Dünyanın Geleceği Distopyaya Doğru

Bazı ortopedi doktorlarının odasına astıkları

 “Spor zararlıdır” yazısı hem ironik hem de bu toplumun, insanlığın nereye gittiğinin özeti gibi…

Toplumun Geleceği:

“Spor zararlıdır” yazısını çerçeveletip duvara asan bir doktor, aslında modern Homo sapiens’in ruh halini çok güzel yakalıyor: Kolaycılık, tembellik ve sorumluluktan kaçış. GLP-1 gibi ilaçlar bu zihniyeti besliyor—neden koşayım, neden ağırlık kaldırayım ki, bir iğneyle iş çözülüyorsa?

2008 yılı WALL-E filmindeki koltuklara oturmuş, pipetle beslenen insanlar artık çok uzak bir hayal değil

Toplum, bu distopyaya[1] doğru adım adım ilerliyor:

  1. Fiziksel Çöküş Hızlanacak: Egzersiz “zararlı” bulunup dışlandıkça, kas kütlesi kaybı, kemik erimesi metabolik hastalıklar sıradanlaşacak. GLP-1 ilaçları kilo verdirebilir, ama kasları korumuyor—zaten doktorun mottosu da bunu destekliyor. 20-30 yıl sonra, insanlar kırılgan, hareketsiz ve tamamen ilaca ya da teknolojiye bağımlı hale gelebilir.
  2. Mental Tembellik Hâkim Olacak: WALL-E’de[2] insanlar sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da pasifti. GLP-1 gibi çözümler, irade ve disiplin gerektiren alışkanlıkları (spor, diyet) devre dışı bırakıyor. “Spor zararlıdır” diyen bir zihniyet, çaba göstermekten kaçmayı normalleştiriyor. Bu, depresyon, motivasyon eksikliği ve özerklik kaybıyla sonuçlanabilir—çünkü insan beyni, fiziksel mücadeleyle gelişiyor.
  3. Sağlık Sistemi Çökecek: GLP-1 ilaçlarına ömür boyu mahkum bir toplum, hem ekonomik hem biyolojik olarak sürdürülemez bir yük yaratır. İlaç firmaları kâr eder, ama uzun vadede ortaya çıkacak yan etkiler (pankreas sorunları, tiroid, hormonal dengesizlikler, belki kanser?) sağlık sistemini kilitleyebilir. Doktorlar “spor zararlıdır” diye espri yaparken, asıl zarar bu pasifliğin bedeli olacak.
  4. Uyanış mı, Yoksa Daha Derin Uyku mu?: WALL-E’nin sonunda insanlar bir uyanış yaşıyor, gemiden inip toprağa basıyordu. Ama gerçek dünyada bu o kadar kolay değil. “Spor zararlıdır” gibi bir mottoyu ciddiye alan bir toplum, GLP-1 balonu patladığında bile başka bir “mucize” peşine düşer—belki bir gen düzenleme teknolojisi, belki bir “fitlik çipi”. Egzersizin kaçınılmazlığına dönmek yerine, kolaya kaçma alışkanlığı yeni formlarda devam eder.

Çözüm: Egzersiz Kaçınılmaz, Ama Bu dönem ve sonrası muhtemelen Genel İnsan Doğasına Aykırı

Aslında egzersiz ve çaba biyolojik ve evrimsel olarak tek gerçek çıkış yolu. İnsan bedeni hareket için tasarlandı—kaslar, kemikler, beyin, hepsi buna muhtaç. Ama “spor zararlıdır” diye duvarlara yazı asan bir doktorun şifa dağıtacağı daha doğrusu dağıtamayacağı bir toplum, bu gerçeği görmek istemiyor. WALL-E’nin öngörüsü, bilim insanlarının grafikler çizmesinden daha hızlı gerçekleşebilir, çünkü insan doğası tembelliğe yatkın. GLP-1 furyası geçse de, yerini başka bir “pipet” alır—ta ki bir kırılma noktası (belki büyük bir sağlık krizi) insanları zorla uyandırana kadar.


[1] Ütopya Gerçekleşmesi imkansız şekilde tasarlanmış ideal toplum hayalidir. Thomas More’un Utopia eseri
Distopya Gelecekte gerçekleşmesinin mümkün olacağından korkulan baskıcı ve totaliter toplumları tarif eder
[2] Gösterim Tarihi: 2008 – ABD  Yapım: Pixar    Film Özelliği: Animasyon
Pixar yapımı olan film Walt Disney’in dağıtımını üstlendiği bir animasyondur. Yönetmeni Andrew Stanton aynı zamanda Kayıp Balık Nemo’nun da yönetmeniydi. Yılın en iyi animasyon filmi olması bakımından Oscar da dâhil olmak üzere, Altın Küre, Satellite, BAFTA gibi pek çok dalda ödül aldı.
Distopya: İnsanlık Dünyayı Çöplüğe Çevirdi
Film bundan yedi yüzyıl sonra bir gelecekte geçiyor. Öyle bir gelecek ki, bu gelecekte insanlık dünyayı, tüketim toplumu olmanın son noktasına erdirmiş ve çöplüğe çevirmiş durumda. Bununla da kalmamış, bu pisliği temizlemek yerine, sahip olduğu teknoloji ile kendine bir uzay gemisi inşa etmiş ve adı Axiom olan bu gemide yedi yüz yıldır, kelimenin tam manasıyla “kılını bile kıpırdatmadan”, konformist yapının en ileri teknolojik şartları altında rahat içinde git gide daha fazla şişman hâle gelerek yaşıyor

Terlemeden Yapılan Egzersize Egzersiz Denir mi?

İnsanoğlunun avcı toplumlarda terleme avantajıyla uzun mesafede avları yakaladığı doğru; bu, bizim dayanıklılık koşucusu olmamızı sağlayan evrimsel bir özellik. Nitekim, Arizona’daki efsanevi Horse-Human yarışı, insanların terleme avantajı sayesinde dayanıklılık yarışlarında atlarla nasıl rekabet edebildiğini gözler önüne seriyor. Burada püf noktası yarışların en sıcak günlerde ve Arizona’da yapılıyor olması. İnsan terliyor fakat 60 kilometre durmadan devam edebiliyor, atların ise birkaç kilometrede soğuması gerekiyor.

Terleme sadece vücut ısısını düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda detoksifikasyon sürecine de katkıda bulunur. Terleme yoluyla vücut, toksinleri, ağır metalleri ve metabolik atıkları dışarı atar. Araştırmalar, terlemenin cilt yoluyla bazı zararlı maddelerin (örneğin kurşun, kadmiyum ve arsenik gibi ağır metaller) vücuttan atılmasına yardımcı olabileceğini gösteriyor. Ayrıca, terleme sırasında deri gözenekleri açılır, bu da cilt sağlığını destekler. Terleme, vücudun oksidatif stresle mücadelesine de katkıda bulunur; egzersiz sırasında oluşan serbest radikallerin dengelenmesine yardımcı olarak hücresel yenilenmeyi teşvik eder.

Terleme, vücudun ısıyı düzenleme yöntemi ve genelde egzersizle ilişkilendiriliyor. Ama terlemek, egzersizin faydasının tek göstergesi değil. Terleme, egzersizin şiddeti, ortam sıcaklığı, nem, kişinin fizyolojisi ve hidrasyon durumu gibi faktörlere bağlı. Mesela:

  • Düşük Yoğunluklu Aktiviteler: Yürüyüş, yoga, pilates veya hafif esneme hareketleri genelde çok terletmez. Ama kasları çalıştırır, dolaşımı hızlandırır.
  • Ortam: Spor salonunda klimanın dibindeysen veya kışın dışarıda yürüyorsan terleme az olabilir. Bizim site gym’de ise durum farklı; yazın 35-40 dereceye çıkınca hareket ettiğin an ter içinde kalıyorsun, ama kışın 12-13 derecede anca ısınmak için hareket etmen gerekiyor.
  • Giysi ve Teçhizat: Bazıları sırf terlemek adına kat kat giysiler, hatta terlemeyi artırıcı üstlükler giyerken bazıları ter emici t-shirt ile koşar.
  • Kişisel Farklılıklar: Bazı insanlar genetik olarak daha az terler, bu egzersiz yapmadıkları anlamına gelmez. Koşularda aynı tempo ve mesafede yanımdaki bazı kişilerin aşırı terlediğine şahit olmuşumdur. Arkadaşımın aşırı terleme meselesi de aklıma geliyor; sanki sauna modunda yaşıyor. Oturduğu yerde terleyen biri olarak, bazen bu durumun oversteaming (aşırı buharlaşma) etkisi yarattığını söylüyor. Şaka bir yana, genetik farklılıklar ve metabolik hızın bu denli değişken olması, terleme ile egzersiz arasında net bir bağ kurulmasını zorlaştırıyor.
  • Tiroid: Tiroid hormonu (T3 ve T4) metabolizma hızını ve vücut ısısını düzenler. Hipertiroidizmde (tiroid fazla çalışırsa) metabolizma hızlanır, sıcağa tahammülsüzlük ve aşırı terleme görülür. Hipotiroidizmde (tiroid az çalışırsa) ise metabolizma yavaşlar, terleme azalır, hatta bazıları hiç terlemediğini söyler.
  • Hidrasyon: Vücuduna yeterli su sağlıyorsan daha çok terlersin, susuzlukta terleme daha az olur. Çölde susuzluktan serap gören kişi çok az terlermiş. Beyin, vücudun kalan suyunu hayati organlara saklarmış, böylece terleme minimuma iner ve vücut aşırı su kaybından korunmaya çalışır.

Faydası Olur Mu?

Olur, ama fayda egzersizin türüne ve amacına bağlı. Örneğin:

  1. Kardiyo: Terlemeden yapılan düşük yoğunluklu kardiyo (mesela tempolu yürüyüş), kalp sağlığını destekler, kalori yakar ve dayanıklılığı artırır. Medicine & Science in Sports & Exercise dergisinde yayımlanan bir çalışma, orta yoğunluklu yürüyüşün bile kan basıncını düşürdüğünü ve kardiyovasküler riskleri azalttığını gösteriyor.
  2. Ağırlık Kaldırma: Kuvvet antrenmanında terleme ikinci planda. Kas liflerini zorladığında, terlemesen bile kas büyümesi (hipertrofi) ve güç artışı olur.
  3. Diğer Türler: Yoga veya tai chi gibi egzersizler az terletebilir ama esnekliği artırır, stresi azaltır ve dengeyi geliştirir.

Terleme ve Evrim Bağlantısı:

İnsanoğlu terleme sayesinde uzun mesafede av peşinde koşarak avantaj sağlamış. Bu, özellikle yüksek yoğunluklu kardiyo için geçerli. Ama modern egzersiz hedefleri (sağlık, kas gelişimi, esneklik) av peşinde koşmaktan farklı. Terleme, o anki enerji harcamasının bir yan ürünü; faydaların tamamını kapsamıyor.

Bilimsel Bulgular:

  • American College of Sports Medicine: Egzersizin etkisi, harcanan enerji ve kas aktivasyonuyla ölçülür, terleme bunun sadece bir sonucu olabilir.
  • European Journal of Applied Physiology (2018): Terleme miktarı, egzersizden alınan faydayla doğrudan ilişkili değil, önemli olan kaslara ve dolaşıma verilen uyarı.
  • Düşük yoğunluklu egzersizlerin bile metabolik sağlık, insülin hassasiyeti ve yağ yakımı üzerinde olumlu etkileri var.

Kardiyo vs. Ağırlık Kaldırma vs. Diğerleri:

  • Kardiyo: Terlemeden yapılırsa (yavaş koşu, bisiklet), yağ yakımı ve dayanıklılık artışı sağlar ama HIIT kadar kalori yakmaz.
  • Ağırlık Kaldırma: Terlemesen de kas kütlesi ve kemik yoğunluğu artar. Terleme burada genelde ağırlığın değil, tekrar sayısının veya ortamın etkisi.
  • Diğer: Esneklik ve denge odaklı egzersizler (yoga, pilates) terlemeden de fayda sağlar, özellikle sakatlanma riskini azaltır.
  • Sauna: Finliler gibi sauna ile de terleyebilirsin, kan dolaşımını artırabilir ama kas gelişimi veya sarkopeniyi önleme açısından etkisizdir.

Sonuç:

Terlemek çok faydalıdır. Ancak terlemeden egzersiz mümkün ve faydalı olabilir. Ama eğer hedefin maksimum kalori yakımı veya dayanıklılık gibi yoğunluk gerektiren bir şeyse, terleme genelde kaçınılmaz oluyor. Bilimsel açıdan, terlememek “boşuna yaptım” demek değil; faydalar egzersizin içeriğine ve tutarlılığına bağlı.

Olaya Holistik Bakmak Gerekir

Egzersiz sadece fiziksel bir aktivite değil; biyolojik, psikolojik ve hatta çevresel boyutları olan bir süreçtir. Terleme bu sürecin bir sonucu olabilir ama her şey değildir. Vücut kompozisyonu, metabolizma hızı, hormon dengesi, zihinsel dayanıklılık ve genel sağlık parametreleri egzersizin etkinliğini belirleyen unsurlardır. Egzersizi değerlendirirken yalnızca terlemeye odaklanmak, büyük resmi kaçırmamıza neden olabilir. Bu yüzden hareketin tüm etkilerini bir bütün olarak görmek ve amaca uygun bir program oluşturmak en sağlıklısıdır.

Dr C-Yar
Ankara 27 Şubat 2025

Denge: Yaş Aldıkça Ayakta Kalmanın Önemi

İki gün önce yağan kar, güneş gören yerlerden tamamen kalkmıştı. Ancak, sitemizdeki 1200 metrelik halı kaplı koşu pistinin gölge alanında kalan 300-400 metrelik kısmı buzla kaplanmış haldeydi. Üstelik bu bölüm tam da bir inişti. Pistten çıkıp kuru asfaltta koşmayı düşündüm, ancak ayağımdaki Salomon trail ayakkabılarına güvenerek buzun üstünden gitmeye karar verdim. Bu kararı, denge yeteneğimi geliştirerek ilerideki ultralara hazırlık yapma düşüncesiyle aldım.

Koşu sonrası, günlük faaliyetleri paylaştığımız “Sağlığa Koşu” grubunda inişte çektiğim videoyu paylaşınca, “Aman dikkat, bu yaşta düşüp bir yerini kırma!” gibi uyarılar aldım. Bu yorumlar üzerine denge, yaşlanma ve koşu arasındaki ilişkiyi bilimsel olarak ele almaya karar verdim.

Denge ve Yaşlanma

Denge, yalnızca iç kulaktaki biyolojik yapılarla sınırlı değildir. Yarım daire kanalları ve otolit organlarındaki kılsı hücreler, başın hareketlerini algılayarak beyne sinyaller gönderir. Ancak yaşla birlikte bu hücrelerin azalması, sıvı dengesindeki değişiklikler ve sinir iletimindeki yavaşlama, dengeyi etkileyen tek faktör değildir. Kas gücü, esneklik, propriyosepsiyon (vücudun pozisyon algısı), sinir sistemi koordinasyonu, görsel ve işitsel girdiler, beyin adaptasyonu ve bilişsel fonksiyonlar da dengenin korunmasında büyük rol oynar.

Düzenli egzersizle güçlenen bacak ve karın kasları, vücudun stabilitesini artırarak dengeyi destekler. Esneklik, eklem hareketliliğini koruyarak düşme riskini azaltır. Propriyosepsiyon, vücudun uzaydaki konumunu algılamasına yardımcı olur ve tek ayak üzerinde durma, denge tahtası kullanma veya yoga gibi aktivitelerle geliştirilebilir. Araştırmalar, bu tür egzersizleri yapan yaşlı bireylerin, yapmayanlara göre daha az düştüğünü göstermektedir.

Beynin plastisitesi, yani sinir sisteminin yeni bağlantılar kurma ve kendini yeniden düzenleme yeteneği, dengenin korunmasında kilit rol oynar. Sürekli pratikle, beyin yeni nöral yollar oluşturabilir ve dengeyi sağlamak için alternatif mekanizmalar geliştirebilir. Kör bireylerin diğer duyularını keskinleştirerek görme eksikliğini telafi etmesi gibi, vücut da iç kulaktaki kayıpları dengelemek için farklı yollar bulabilir.

Bütünsel Yaklaşım: Sadece İç Kulak Değil, Tüm Vücut

Beyin, kullanılmadığında küçülür, zorlandığında ise gelişir. Ancak bu gelişim yalnızca matematik problemleri çözerek değil, fiziksel ve zihinsel aktivitelerle sağlanır. Hareket etmek, kasları ve sinir sistemini uyararak dengeyi geliştirir. Egzersiz kadar sosyal etkileşim, yeni beceriler öğrenme ve bilişsel aktiviteler de beyin sağlığını koruyarak dengeyi olumlu etkiler.

Buzlu pistte koşma deneyimi, yaşlanma sürecinde yalnızca iç kulak biyolojisine değil, tüm vücudun bütünsel potansiyeline odaklanmanın önemini gösteriyor. Yaşlanmanın getirdiği değişikliklere rağmen, düzenli egzersiz, zihinsel aktivite, sağlıklı beslenme, yeterli uyku, stres yönetimi ve pozitif bir bakış açısıyla dengeyi korumak ve hatta geliştirmek mümkün. Sonuç olarak, yaş sadece bir sayıdır; her yaşta yeni şeyler öğrenmek, yeni deneyimler yaşamak ve kendimizi geliştirmek mümkündür.

Sonuçta, denge sadece fiziksel bir mesele değil; bağımsız bir yaşam sürebilmek, kimseye muhtaç olmamak, hastanelerde sürünmemek, sevdiklerimize yük olmamakla da ilgili. Hayatın ileri dönemlerinde özgürlüğümüzü koruyabilmek için dengeyi şimdiden sağlamalı, kendimizi güçlendirmeliyiz. Yaş sadece bir sayı olabilir ama o sayının içini nasıl doldurduğumuz bizim elimizde.

Dr C-Yar
Ankara, Şubat 2025

Ayakta Kalmak, Hayata Asılmak

Hayati öneme sahip iki basit deyim: “Ayakta kalmak” ve “Hayata asılmak.” İkisi de insanın hareket kabiliyetini, varlığını sürdürmesini anlatıyor. Türk Dil Kurumu’na göre “ayakta kalmak,” yıkılmamak, çökmemek anlamına gelirken “hayata asılmak,” düşüldüğünde tekrar ayağa kalkmak ve devam etmek olarak yorumlanabilir. Peki, bu deyimleri yalnızca mecazi anlamlarıyla bırakmayıp gerçek hayata uygulamak mümkün mü? Kesinlikle. Üstelik bunun en somut ve uygulanabilir yolu, vücudun gerçekten ayakta kalmasını sağlamak ve fiziksel kapasiteyi artırmaktır.

Bu noktada devreye giren en önemli iki ölçüt var: Grip strength (el kavrama gücü) ve tek ayak üzerinde durabilme süresi. Bu iki ölçüm, özellikle yaş ilerledikçe bireylerin genel sağlığını ve fiziksel kapasitesini değerlendirmek için kritik öneme sahiptir. Gençler için bunlar çok önemli görünmeyebilir; ancak 60, 70 ve 80 yaşlarına geldiğinizde bu göstergeler yaşam kalitenizi ve bağımsızlığınızı belirleyen temel faktörlerden biri hâline gelir.

Tek Ayak Üzerinde Durabilme Süresi

Tek ayak üzerinde durabilmek, denge yeteneğini ve nöromüsküler sağlığı gösteren önemli bir testtir. Yaş ilerledikçe bu yetenek doğal olarak azalır. Ancak kritik eşikleri aşamamak, ciddi sağlık risklerine işaret edebilir. Örneğin, British Journal of Sports Medicine’de 2022 yılında yayımlanan bir çalışmada, 50 yaş üstü bireylerin 10 saniye boyunca tek ayak üzerinde duramaması durumunda, önlerindeki 10 yıl içinde ölüm risklerinin arttığı belirtilmiştir.

Sağlıklı bireyler için önerilen minimum süreler:

  • 30 yaş: Minimum 30-60 saniye (İdeal olarak 1-2 dak civarı)
  • 40 yaş: Minimum 30-50 saniye (İdeal olarak 1-1.5 dak civarı)
  • 50 yaş: Minimum 20-40 saniye (İdeal olarak 1 dak civarı)
  • 60 yaş: Minimum 20-30 saniye (İdeal olarak 40 saniye civarı)
  • 70 yaş: Minimum 10-20 saniye (İdeal olarak 20 saniye civarı)
  • 80 yaş: Minimum 5-10 saniye (İdeal olarak 10 saniye civarı)

Ev kazaları yaşlı bireyler için en önemli ölüm ve sakatlık nedenlerinden biridir. 65 yaş üstü bireylerin %33’ü yılda en az bir kere düşmektedir. Bu kazaların çoğu, kişinin hayatını doğrudan değiştirecek şekilde sonuçlanır: kırıklar, bağımsızlığın kaybı, hastanede uzun süreli kalışlar ve bakım ihtiyacının artması. Yaşlı bir bireyin düşmesi sadece onu etkilemez; bakım yükü ailesine de biner. Bakımı, kaldırması, taşıması, tuvalete götürmesi derken bu süreç hem fiziksel hem psikolojik hem de ekonomik bir yük hâline gelir.

Hayata Asılmak – Bara Asılmak
El Kavrama Gücü (Grip Strength)

El kavrama gücü, kas kütlesinin ve genel fiziksel sağlığın önemli bir göstergesidir. Güçlü bir kavrama, uzun ömür, düşük sakatlık riski ve daha iyi bilişsel fonksiyonlarla ilişkilidir.

  • Barfiks Çubuğunda Asılı Kalma (Dead-Hang): Barfiks çubuğunda iki elle asılı kalma süresi, el ve ön kol kaslarının dayanıklılığını gösterir.
  • 30 yaş: 2-5 dak
  • 40 yaş: 1.5-4 dak 
  • 50 yaş: 1-3 dak civarı
  • 60 yaş: 40+ saniye
  • 70 yaş: 30+ saniye
  • 80 yaş: 15 saniye civarı

Bu süreler, kişinin genel fiziksel durumuna, kilosuna ve egzersiz geçmişine göre değişebilir. Daha ağır bireyler için asılı kalmak zorlaşabilir.

Bir de bunun daha iddialısı elit sporcular için tek elle asılma süreleri var, literatür taramalarında bulunabilecek.

  • Dinamometre: Normalde bu ölçümleri evde yapacak alet olmayabilir. Geriatri, ortopedi departmanlarında bu aletle ölçüm yaptırılabilir

Sağlıklı bireyler için bu gücün normları:

  • 30 yaş: Erkekler: 45-55 kg
  • 40 yaş: Erkekler: 40-50 kg
  • 50 yaş: Erkekler: 35-45 kg
  • 60 yaş: Erkekler: 35-40 kg
  • 70 yaş: Erkekler: 30-35 kg
  • 80 yaş: Erkekler: 25-30 kg

Kadınlar için bu ağırlıkların yarısından biraz fazlası diyebiliriz.

Dinamometre bulunmadığında grip strength değerlendirmek için şu alternatif yöntemler de bir fikir verebilir.

  • Ağırlık Taşıma: Kavrama gücü, genellikle maksimum kaldırabildiğiniz ağırlığın 3-5 katı kadar daha düşük bir ağırlığı uzun süre tutabilmenizle ilişkilidir. Örneğin, 30 kg grip strength’e sahip biri, 6-10 kg’lık bir ağırlığı 1 dakika boyunca tutabilmelidir. Damacana su taşıma, market poşetlerini kaldırma gibi günlük aktiviteler de bir gösterge olabilir.
  • El Sıkma Testi: Bir arkadaşınızla el sıkışarak gücünüzü değerlendirebilirsiniz. El sıkışmanız zayıfsa, kas kaybına dikkat etmek gerekebilir.
  • Tenis Topu Sıkma: Bir tenis topunu sıkıp ne kadar süreyle tutabildiğinize bakarak kas gücünüz hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

Sonuç: Hareketin Önemi
50 yaşa kadar zaten hareketli, faal bir yaşam döngüsü içinde olunacağından az ötesine ait özet bilgiler:

  • 60 yaşında sağlıklı biri: El kavrama gücü erkeklerde 35+ kg, kadınlarda 20+ kg; tek ayak üzerinde durma süresi 20-30 saniye olmalı.
  • 70 yaşında sağlıklı biri: El kavrama gücü erkeklerde 30+ kg, kadınlarda 18+ kg; tek ayak üzerinde durma süresi 10-20 saniye olmalı.
  • 80 yaşında sağlıklı biri: El kavrama gücü erkeklerde 25+ kg, kadınlarda 15+ kg; tek ayak üzerinde durma süresi 5-10 saniye olmalı.

Bütün bunlar, yaşlanmanın kaçınılmaz bir süreç olduğu gerçeğini değiştirmiyor; ancak bu süreci nasıl geçirdiğimizi belirleme şansımız var. Düzenli egzersiz, ağırlık çalışmaları, denge egzersizleri ve günlük aktivitelerde aktif kalmak, bu değerleri geliştirmek için kritik öneme sahiptir. İki ayağımızın üzerinde kalmak, insanoğlunun en belirleyici özelliklerinden biri. Hayata asılmak ise bunu destekleyen ikinci ama bir o kadar önemli bir yeti.

Not: Bu rakamlar internet ve bazı dokümanlardan yapılan yazın taramasında verilen ve araştırmalardan ortaya çıktığı referans verilen değerler. Yoğun egzersiz yapanlar için bu değerler çok düşük gelebilir. Ancak popülasyonun çoğunluğu, özellikle ileri yaşlarda burada verilen rakamlara bile erişemeyebilir. Sadece bir referans olarak kendini geliştirme ve ileride sorun yaşamama açısından faydalı olabilir.

Dr C-Yar, Ankara 01 Mart 2025

Use it  or Lose it- Kullan ya da Kaybet: İnsan Biyolojisinin Büyük Savaşı

İnsan yapımı bir makine, araba motoru, bilgisayar, telefon düşünün. Kaliteli malzemelerden yapılmışsa, yıllarca bir köşede çalıştırılmadan bekleyebilir. Tozlanır, belki paslanır, belki biraz da teknolojik olarak geri kalmış olabilir, ama biraz yağlama ve dikkatle hiçbir kayıp olmadan yeniden canlanır. Ancak henüz bugünkü teknoloji ile kendini de geliştiremez.

Ancak insan bedeni öyle değildir. Paslanmayı beklemez, kullanılmadığında çöker. Hareketsizlik, bedeni sessizce tüketir. İnsan biyolojisi bu konuda acımasızdır: Kullanılmayan kasları eritir, beyni küçültür, gücü yok eder.

Use it or Lose it

Ama aynı biyoloji, bir o kadar esnek ve ödüllendirici olabilir. Bedeninizi zorladığınızda, “Bu çaba için daha güçlü bir versiyona geçmeliyim,” der, vites artırır. Egzersizle kaslar büyür, beyin kendini yeniler, enerji düzeyi artar. 70 yaşında bile bir üst seviyeye çıkmak mümkündür. Asıl sır, hareketsiz kalmamaktır; Aristo’ya kadar atfedilen “motion is life” or “life is motion” deyişleri bağlamında

Tıpta emekleme devresinde bile değiliz; bugün doğru dediğimiz yarın farklı yorumlanıyor diyen doktorlar var. Bir doktor arkadaşım, cerrah, “10 yıl önce yaptıklarıma ve yapmadıklarıma bakınca ne kadar geride olduğumu görüyorum” diyor. Tıp alanında son zamanda okuduğum kitapları, bazı uzmanların video linkleri son kısımda verdim. Craddock “Yedek Parça” kitabında 129-210 yılları arasından yaşamış Bergamalı hekim Galenos’un insan anatomisi ve hekimlikle ilgili yanlışlarla dolu kitaplarının 3.nci YY’dan 18’nci YY’a kadar her hekim tarafından tartışılmaz referans olarak kabul edildiğini, hatta bazı dönemlerde bunların tartışılmasının bile söz konusu olmadığını belirtiyor.

Bizde de olmadı mı, yıllarca ünlü kalp profesörlerimiz yumurtanın, tereyağının kalbe zarar olduğunu ve ancak Canan Karatay itirazları sonrası dönerek “pardon” dediklerini duymadık mı?

Her gün bir kanalda bir uzmanın beyaz dediğine diğeri gri ya da siyah demiyor mu? Hatta bazı doktor ünvanlı kişiler belki de en son okuduğu Galenos’un kitaplarına dayanarak egzersizin zararlı olduğunu ilan etmiyor mu?
Birçok ilacın tesadüf olarak(!) patent süresi bitiminde yararsız hatta zararlı olduğu ortaya çıkmadı mı?

Gözümüzün önünde el atabileceğimiz ya da görüntüleme cihazları ile açmadan bakabileceğimiz, ölçebileceğimiz, kan testleri ile yorum yapabileceğimiz olanaklar ve teknolojik olanaklar var ve her gün gelişmekte, yeni cihazlar, kendi kendine ameliyat yapabilecek robotlar bile var. Buna rağmen en önde gelen ölüm nedenleri, kalp, kanser gibi hastalıklar hatta basit bir grip virüsüne karşı bile güncel tıp bilgisi ve protokoller, ilaçlar çoğu zaman aciz kalmakta.

Donanım kısmı bu kadar karışık ise çok daha karmaşık “quantum bilgisayar” benzeşimi yapabileceğimiz beyin donanımı ve üstüne yazılım konusunu düşündüğümüzde bilişsel becerilerin zamanla nasıl değiştiğini incelemenin bu devirde bile kolay bir iş olmadığını tahmin edebiliriz. Bu konudaki en önemli engel üniversite öğrencilerinden daha yaşlı ve 65 yaşından daha genç çok sayıda insanı psikoloji laboratuvarına deneylere katılmak için çekmenin zorluğu. Ancak iki bilimadamı (Hartshorne ve Germine), internet üzerinden her yaştan insanın araştırma konusu olabildiği geniş çaplı deneyler düzenleyerek yaşlanma ve biliş üzerinde daha geniş bir perspektiften bakmayı başardılar.

2011 yılındaki bir araştırmada yüzleri tanıma becerisinin 30’lu yaşların başlarına kadar geliştiğini, ardından yavaşça azalmaya başladığını gösterildi. Aynı dönemde, bir diğer araştırmacı, görsel kısa süreli bellek görevinde katılımcıların performanslarının da 30’lu yaşların başında zirve yaptığını buldu. Daha sonra yaklaşık 50.000 denek katılımcı ile yapılan bir çalışmada tek bir zirve olmadığı, ve her test ettikleri bilişsel becerinin farklı bir yaşta zirve yaptığını gösteren çok net bir tablo ortaya çıktı:

  • Bilgi işleme hızının ham performansı yaklaşık 18-19 yaşlarında zirveye ulaşıyor ve hemen ardından düşüşe geçiyor.
  • Kısa süreli bellek, yaklaşık 25 yaşına kadar gelişmeye devam ediyor, ardından duraklıyor ve 35 yaş civarında azalmaya başlıyor.
  • Başkalarının duygusal durumlarını değerlendirme yeteneği, çok daha geç, 40’lı ve 50’li yaşlarda zirveye ulaşıyor.

Bu çalışma, yaşlanmanın farklı bilişsel beceriler üzerindeki etkilerinin çok çeşitli olduğunu ve her becerinin kendi zirve yaşına sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Beyin Atrofisi, Shrinking: Yaşlanmanın En Sessiz Tehlikesi

Shrink kelime anlamıyla; küçülmek, daralmak, büzmek, büzülmek, çekmek anlamlarına gelmektedir. Bu nedenle başlıkta tek bir Türkçe karşılık yazmak yanıltıcı olabilirdi.

Beyin, yaşam boyunca harika işler başarır. Önceki paragraflarda beynin farklı fonksiyonlarının ve farklı bilişsel becerilerin farklı yaşlarda etkilendiği araştırma sonucunda yer almakta. Ayrıca her insan beyninin de  farklı olduğunu da unutmamak gerekir. Ancak olayı basite indirgemek üzere bir genelleme yapmak da bir yaklaşım şekli olabilir.

Buna göre insan beyninin hacmi 30’lu yaşlardan itibaren küçülmeye başlayacağı yaklaşımı kabul edilebilir. Bu süreç önceleri yavaş ilerler, belki onlu yıllarda yüzde bir gerilemeden bahsedilebilir.  Ancak 60 yaşından sonra beyin hacmindeki kayıp yılda %2-3 gibi ciddi oranlara ulaşır. Bu da yaklaşık 10 yılda beynin %20-30’a yakın bir kısmını kaybetmesi anlamına gelir.

Diyelim ki 30-40 yaşlara genel olarak tam kapasite ile geldik. Buradan 60 yaşa kadar onlu yıllarda %5-10 kayıpla gelirsek ve 60 yaşımızda maksimum kapasitemizin %80-90’ına inmiş oluruz. Buradan da aşağıdaki tablodaki bir gelişme ya da gerilemeden söz edebiliriz. Burada yaşa göre %2 ve %3 gerileme olasılığına karşı kalan beyin kapasite yüzdeleri verilmektedir. Yani 60 yaşına %90 kapasite ile giren ortalama bir homo sapiens iyimser bir şekilde yılda %2 kayba uğrarsa 90 yaşına geldiğinde beyin kapasitesi %50 altına düşüyor; kötümser senaryoda ise 60 yaşına %80 kapasite ile giren ve yılda %3 kayıp yaşayan bir bireyin düşeceği nokta %30’larda, maalesef.

Başlangıç Beyin Kap.90908080
Shrink/Yıl2%3%2%3%
YAŞKalan Beyin Kapasitesi %
6088877878
6580757167
7072646457
7565555849
8059475242
8553414736
9048354331

Beyin küçüldükçe sinir hücreleri arasındaki bağlantılar azalır, bilişsel işlevler yavaşlar ve hafıza zayıflar. Kadın ve erkekler arasında bu süreçte büyük farklar bulunmasa da, menopoz sonrası hormonal değişimler kadınları bilişsel gerilemeye daha yatkın hale getirebilir.

Peki, bu kaçınılmaz bir son mu? Hayır! Aerobik egzersizlerin, beynin hipokampüs bölgesinde yeni sinir hücreleri oluşturduğu kanıtlanmıştır. Fiziksel aktivite, beynin küçülme hızını yavaşlatır ve bilişsel fonksiyonları korur. Egzersiz, beynin kendini tamir etmesine olanak tanır ve yaşlanmanın etkilerini geriye çevirebilir.

Kasların Tükenişi: Sarkopeni

Sarkopeni, yaşlanmanın kas kaybı ile sonuçlanan doğal sürecidir. Bu süreç beyinde olduğu gibi 30’lu yaşlarda başlar ve 40’lı yaşlardan itibaren hızlanır. Her yıl kas kütlesinin %1-2’si kaybedilir. 60 yaşından sonra bu oran %3’e kadar çıkabilir. 80 yaşına gelindiğinde, kas kütlesinin %30-50’si kaybedilmiş olabilir.

Kas kaybı sadece fiziksel güç kaybı değil, aynı zamanda hareket kabiliyetinin azalması, bağımsızlığın kaybı ve sakatlanma riskinin artması anlamına gelir. Hareketsizlik, bu süreci hızlandırır. Burada da beyin ile ilgili verilen tablodakine benzer bir kayıp öngörülebilir. Yani 80-90’lı yaşlarda kas kaybı o kadar artıyor ki tüm yük kemiklere ve omurgaya biniyor; zaten bunlarda bu yaşlarda eski ve hasarlı olacağından yapı dayanamıyor. Aynı binaların güçlendirilmesi ve depreme dayanıklı hale getirilmesi gibi sistem elemanlarının güçlendirilmesi gerekiyor. Bu konuda robotik olarak güçlendirme destek sistemleri geliştiriliyor olmasına rağmen hem çok pahalı hem karmaşık hem de pratik olmayabiliyor; belki 40-50 sene sonra daha yaygınlaşabilir bu tip destekler.

Ancak bu zamana kadar ne yapmalıyız: Egzersiz.

Kuvvet antrenmanları, direnç egzersizleri ve düzenli fiziksel aktiviteler, kaybedilen kas kütlesinin geri kazanılmasını sağlar. Araştırmalar, düzenli egzersiz yapan yaşlı bireylerin, hareketsiz genç bireylerden daha güçlü kaslara sahip olabileceğini göstermektedir. Egzersiz, kasların “ben daha iyi olabilirim” diyerek kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır.

Egzersizle Gelen Biyolojik Gelişme:

Egzersiz, bedeninize bir mesajdır: “Hala buradayım ve senden en iyisini bekliyorum.” İşte bu mesaj, biyolojiyi harekete geçirir. Kaslar güçlenir, beyin yeni sinir bağlantıları oluşturur ve organlar performansını artırır. Aerobik egzersizler, kardiyovasküler sistemi güçlendirirken, direnç antrenmanları kas kaybını geri döndürür.

Bu sadece bir fiziksel güçlenme değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir yeniden doğuştur. Egzersiz, endorfin seviyelerini artırır, stres hormonlarını azaltır ve zihinsel berraklığı destekler. Daha iyi bir uyku, daha güçlü bir bağışıklık sistemi ve daha az kronik hastalık riski, düzenli egzersizin yan etkileridir.

Yaşlanmaya Karşı Zihinsel ve Fiziksel Mücadele

Yaşlanma kaçınılmazdır, ancak yaşlanmanın hızı ve etkileri bizim kontrolümüzde olabilir. “Kullan ya da kaybet” prensibi, bedenin temel çalışma prensibidir. Beyninizi ve kaslarınızı zorlarsanız, onlar size daha güçlü ve daha dayanıklı bir versiyonlarıyla karşılık verir.

70 yaşından sonra bile zinde kalmak, hastalıklardan korunmak ve yaşam kalitesini artırmak mümkündür. Egzersiz, zamana karşı verdiğiniz mücadelede en büyük silahınızdır. Ve bu mücadelede kazanan olmak tamamen sizin elinizde.

Meglio tardi che mai”! Geç olması hiç olmamasından iyidir.
“Ma mai tardi è meglio”! Fakat daha da iyisi geç olmaması.

Cengiz Yardibi, Ankara, 20 Ocak 2025

REFERANSLAR:

  • Yedek Parça, Paul Craddock, Orijinal adı Spare Parts Yapı Kredi Yayınları, 2022
  • Koşuyorum Öyleyse Varım, Prof Dr Taner Damcı, Doğan Egmont Yayınları, 2018
  • Sağlığın Ölümü, Prof Dr Taner Gören, Ayrıntı Yayınları, 2022
  • The Story of the Human Body, Daniel E. Lieberman, First Vintage,2013
  • Exercised, Daniel E. Lieberman, First Vintage Books, 2020
  • Sihirli Hap, Johann Hari, Orijinal Magic Pill, Metiş Yayınları, 2024
  • Kalp, Bir Tarihçe, Sandeep Jauhar, Orijinal Heart: A History , Yapı Kredi Yayınları, 2018
  • İnsanın Kusurları, Nathan H. Lents, Orijinal Human Errors, Metiş Yayınları, 2018
  • Bedenin Sırları, Daniel M. Davis, Orijinal Secret Body, YKY, 2021
  • Tedavi Harikaları, Daniel M. Davis, Orijinal Beautiful Cure , YKY, 2020
  • Beden Kayıt Tutar, Bessel A. Van der Kolk, Orijinal The Body Keeps the Score, Nobel Yaşam, 2023
  • Biri Bizi Hasta Ediyor, Prof Ahmet Rasim Küçük usta, Hayykitap, 2008
  • Rabbim Beni Doktorlardan Koru, Prof İsmail Hakkı Aydın, Hayykitap2013
  • Sağlığa Koşu, Cengiz Yardibi, İGÜ Yayınları, 2018
  • https://www.youtube.com/shorts/cPDiD0PDo6s
  • https://www.youtube.com/shorts/IMkY0vjuH8U

Var Olmanın Olasılıkları

Hayat genelde boş kaldığımızda, ya da aylak aylak gezerken  bize şu soruyu tekrar tekrar fısıldar:
“Keşke daha iyi bir ülkede doğmuş olsaydım.”
“Keşke ailem daha zengin olsaydı.”
Ya da belki de en sert olanı: “Keşke başka bir ailenin çocuğu olsaydım.”

Bu düşünceler, kontrol edemediğimiz şeylere takılıp kalmamıza neden olur. Ama gerçekten böyle mi? Bir an durup düşünelim: Var olmak, yani “biz” olmak, olasılığını?

İnsan genetiği üzerine yapılan araştırmalara göre, iki homo sapiensin tamamen aynı genetiğe sahip olma ihtimali teorik olarak sıfır. Sadece tek yumurta ikizleri bu ihtimali kırabilir. Hatta bu bile tam bir eşleşme değildir. Bazı bilimsel hesaplamalar, bu benzerlik ihtimalini 70 trilyonda bir olarak ifade eder. Bu sayıyı anlamlandırmak zor ama çok başvurulan klasik bir benzetme ile şöyle düşünebilirsiniz: Dünya üzerindeki her kum tanesi bile bu sayıdan daha azdır.

Dahası, tarih boyunca yaşamış tüm insanları toplarsak, karşımıza yaklaşık 117 milyar hayat çıkar. Bu rakamların içinden sıyrılıp buraya, bu ana, bu bedenle gelmek… Bu tamamen mucizevi değil mi?

Bir başka ailede, başka bir ülkede, hatta başka bir saniyede oluşmuş olsaydık, hâlâ biz olur muyduk? Bu sorunun cevabı, o sperm yarışında 200-300 milyon rakibi geride bırakan kazananın hikâyesinde gizli. Şans mıydı, kader mi? Yoksa her ikisi mi?

Bazı şeyler hayatta bizim elimizde değildir. Hangi ülkede veya hangi ailede doğacağımızı seçemeyiz. Ama bu hayıflanmalar üzerine bir ömür geçirmek yerine, değiştirebileceğimiz şeylere odaklanmak daha doğru olmaz mı?

Eğer daha gelişmiş bir ülkede doğmayı dilemişsek, o zaman neden o ülkeye gitmenin yollarını aramıyoruz? Dil öğrenmek, çalışmak, fırsatları kovalamak… Elbette bu kolay değil. Yabancı bir ülkede yaşayacak olmanın yalnızlığı, aileden uzak olmanın acısı veya yabancı bir kültürün içine karışmanın zorlukları var. Ama asıl soru şu: Gerçekten ne istiyoruz?

Zengin bir ailede doğmayı hayal ediyorsak, bu hayalin peşinden gitmek yerine, neden kendi servetimizi yaratmaya çalışmıyoruz? Başarıya ulaşan pek çok insan sıfırdan başlamış. Hayal ettiğimiz yaşam, belki de o kadar uzağımızda değil. Belki sadece daha fazla çaba harcamak gerekiyor.

Ama burada başka bir soruyla karşılaşıyoruz: Hayatın bu vizyonunu henüz çocukken nasıl edinebiliriz? Bir çocuğun böyle büyük düşüncelere sahip olması mümkün mü? Belki de değil. Ancak bir şey mümkün: Merak. Merak eden çocuklar, yollarını bulur. Bir kitap, bir belgesel, hatta bir sohbet bile bir çocuğun geleceğini şekillendirebilir.

Hayatın kendisi bazen bize rehber olur. Ama rehber sadece hayatsa, kontrol bizde değildir. İşte burada tesadüfler ve kader devreye girer. Belki bazı yollar bizim için çizilmiştir, belki de tamamen rastlantıdır. Ancak her ne olursa olsun, o yolu nasıl yürüdüğümüz, bizim hikâyemizi oluşturur.

Çocukken yaşadığımız mahalle, bizim tüm dünyamızdı. O sınırların ötesinde ne olduğunu hayal bile edemezdik. Bugün ise, internet sayesinde dünyanın her köşesine ulaşabiliyoruz. Belki bir gün, Mars’ta bile internet olacak. Gelecekte sınırlar kaybolacak, hızın bir sonu olmayacak.

İşte bu yüzden, başka bir ülkede ya da ailede doğmuş olma ihtimalimiz hem sıfır hem de bir. Tüm bu 117 milyar insan, belki de bizim farklı olasılıklarımızdır. Kim bilir? Belki de hepimiz aynı hikâyenin farklı yansımalarıyız.

MARATON ve MİTOKONDRİ SAYISI

İnsan hücrelerindeki mitokondri sayısı, organın enerji ihtiyacına göre değişiklik gösterir. Daha fazla enerjiye ihtiyaç duyan organların hücrelerinde daha fazla mitokondri bulunur. Kas türleri arasında da farklar olabilir.

1             Bacak kası ile kol kası farklı sayıda mitokondriye mi sahip?

Evet, kas türleri arasında farklı mitokondri yoğunluğu olabilir.

  • Bacak kasları (özellikle sürekli çalışan dayanıklılık kasları): Daha fazla mitokondri içerir. Bu kaslar sürekli düşük yoğunluklu işlerde çalışır (ör. yürümek, koşmak) ve daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar.
  • Kol kasları (daha kısa süreli ve hızlı hareketler için kullanılan kaslar): Genellikle daha az mitokondri içerir çünkü bu kaslar bacaklara göre daha az enerjiye ihtiyaç duyar. Ancak bu fark, kişinin egzersiz alışkanlıklarına ve kaslarının nasıl adapte olduğuna da bağlıdır.

2.            Bazı organlardaki hücrelerin mitokondri sayıları

Mitokondri yoğunluğu hücre başına enerji ihtiyacıyla doğru orantılıdır. İşte bazı organlardaki mitokondri yoğunlukları:

Organ/TürMitokondri Sayısı (Hücre Başına)Not
Kas hücreleri200-1.500Dayanıklılık kaslarında (ör. bacak) daha yüksektir.
Karaciğer hücreleri1.000-2.000Detoksifikasyon ve metabolik işlevler için yüksek enerji ihtiyacı.
Kalp kası hücreleri5.000-10.000Sürekli çalıştığı için en yüksek mitokondri sayısına sahiptir.
Beyin hücreleri2.000-3.000Nöronlarda enerji üretimi için kritik öneme sahiptir.
Böbrek hücreleri300-500Filtrasyon işlevi gören tübül hücrelerinde orta düzeyde enerji ihtiyacı vardır.
Yağ hücreleri10-50Daha az enerji ihtiyacı duyar, bu yüzden çok az mitokondri içerir.
Deri hücreleri20-100Metabolik aktivitesi düşük olan hücrelerdir.

Bu sayılar, genel ortalamaları temsil eder ve kişisel metabolizma, genetik, diyet ve fiziksel aktivite düzeyine bağlı olarak değişiklik gösterebilir.

3.            Bir maratoncunun bacak kaslarındaki mitokondri sayısı normal bir insandan ne kadar fazla olabilir?

Maratoncuların kaslarında, özellikle yavaş kasılan (tip I) kas liflerinde, normal bir bireye göre çok daha fazla mitokondri bulunur.

  • Normal bir birey: Ortalama bir kişinin kas hücrelerinde 200-500 mitokondri bulunabilir.
  • Maratoncu: Sürekli dayanıklılık antrenmanı yapan bir maratoncunun bacak kas hücrelerindeki mitokondri sayısı 2-3 katına kadar artabilir, yani hücre başına 800-1.500 mitokondri seviyelerine ulaşabilir.

Bu artış, yalnızca mitokondri sayısını değil, aynı zamanda mitokondriyal fonksiyonu da geliştirir. Yani, daha fazla enerji üretebilen ve oksijen kullanım kapasitesi yüksek bir kas sistemi oluşur.

4.            Bu sayı koşmadığı zaman geri düşer mi?

Evet, eğer bir maratoncu koşmayı bırakır veya düzenli antrenman yapmazsa, kas hücrelerindeki mitokondri sayısı ve kapasitesi azalır. Bu süreç şu şekilde işler:

  • Kısa süreli antrenman bırakma (haftalar): Mitokondriyal kapasite hızla azalmaya başlar. İlk 1-2 haftada mitokondriyal fonksiyon ve oksijen kullanımı %25’e kadar düşebilir.
  • Uzun süreli antrenman bırakma (aylar): Mitokondri sayısında kayıplar %50 veya daha fazla olabilir. Bu süreç, vücudun enerji ihtiyacına göre mitokondrileri adapte etmesinden kaynaklanır (use it or lose it prensibi).

Ancak, daha önce yüksek düzeyde antrenman yapmış olan bireyler, düzenli antrenmanlarına geri döndüklerinde mitokondri sayılarını normalden daha hızlı bir şekilde yeniden artırabilirler. Bu “kas hafızası” olarak bilinir.

5.            Peki normalde en fazla 500 mitokondriye sahip bacak kasları olan bir insan, homo sapiens, maraton koştu ya da koşacak şekilde antrenmanlar yaptı ve mitokondri 1500 oldu. Bunun anlamı ve faydası nedir?

Bu durumu bir cihazın enerji kapasitesine benzetebiliriz. Cihazlar, enerji sağlayan bir güç kaynağı ve enerjiyi depolayan birimlerden oluşur. Bu birimlerin sayısı ve kapasitesi, cihazın toplam enerji potansiyelini belirler. İnsan vücudu ise bu cihazlardan farklı olarak, dışarıdan herhangi bir donanım eklenmesine gerek kalmadan enerji üreten hücrelerin (örneğin mitokondrilerin) sayısını ve işlevselliğini artırma yeteneğine sahiptir. Oysa cihazlarda bu kapasiteyi artırmak için genellikle ek bataryalar veya yeni donanımlar gereklidir. Bu durum, insan vücudunun biyolojik adaptasyon kabiliyetinin cihazların mekanik yapılarına göre üstünlüğünü göstermektedir.

Bir insanın bacak kaslarındaki mitokondri sayısının düzenli antrenmanla 500’den 1500’e çıkması, vücudun enerji üretim kapasitesinde muazzam bir artış anlamına gelir. Bu, sadece spor performansı değil, genel sağlık ve metabolik dayanıklılık açısından da ciddi faydalar sağlar. İşte bunun anlamı ve faydaları:

Enerji Üretiminde Büyük Bir Artış

Mitokondriler, hücrelerin enerji santralleridir. Aerobik metabolizma yoluyla oksijen kullanarak glikoz ve yağları ATP’ye (hücrelerin enerji birimi) dönüştürürler. Mitokondri sayısının artması:

  • Enerji üretim kapasitesinin artması demektir. Daha fazla mitokondri, aynı anda daha fazla enerji üretebilir.
  • Oksijen kullanım verimliliğini artırır, çünkü hücreler oksijenle enerji üretme konusunda daha etkili hale gelir. Bu da dayanıklılığın temelidir.

Örneğin:
500 mitokondriye sahip bir birey, maraton koşarken hızla yorulabilir çünkü enerji talebine yetişemez. Ancak 1500 mitokondriye sahip biri, enerji üretimini daha uzun süre sürdürebilir ve bu da yorulma süresini uzatır.

Dayanıklılık ve Performans Artışı

  • Daha fazla mitokondri, daha uzun süre yorulmadan koşmayı mümkün kılar.
  • Kaslarda laktik asit birikimi daha geç başlar çünkü aerobik sistem daha etkin çalışır. Bu da koşu sırasında kas yorgunluğunu geciktirir.

Yağ Yakımının Artışı

  • Mitokondri artışı, yağ asitlerinin daha etkili bir şekilde enerjiye dönüştürülmesini sağlar. Maratoncular genelde yağ depolarını enerji kaynağı olarak kullanır, bu da uzun süreli dayanıklılığı destekler.
  • Egzersiz sırasında ve sonrasında metabolizma hızı yükselir, bu da yağ kaybını kolaylaştırır.

Metabolik Sağlığın İyileşmesi

  • Mitokondri artışı, insülin duyarlılığını artırır ve hücrelerin glikozu daha etkili bir şekilde kullanmasını sağlar. Bu, tip 2 diyabet riskini düşürür.
  • Serbest radikallerin daha az birikmesini sağlar, çünkü daha verimli bir metabolizma oksidatif stresi azaltır.

Genel Sağlık ve Yaşlanma Üzerine Etkisi

  • Mitokondri sağlığı ve yoğunluğu, yaşlanma süreciyle yakından ilişkilidir. Daha fazla mitokondri, hücresel işlevlerin daha uzun süre korunmasını sağlar.
  • Mitokondriyal disfonksiyon, birçok yaşa bağlı hastalıkla (ör. Alzheimer, Parkinson, kalp hastalıkları) ilişkilidir. Maraton gibi egzersizler, bu riskleri azaltabilir.

Uzun Vadeli Faydalar

Eğer birey maraton koşmayı bırakırsa, mitokondri sayısı zamanla düşebilir. Ancak bu artış, uzun süreli bir “metabolik hafıza” bırakır. Hücreler tekrar egzersize başlandığında mitokondri üretimini hızla artırabilir.

Daha fazla mitokondri, sadece koşmak için değil, günlük yaşam aktivitelerinde de enerji seviyesini artırır. Örneğin, merdiven çıkmak ya da uzun süre ayakta durmak gibi aktiviteler daha kolay hale gelir.

Sonuç

İnsan vücudu, dışarıdan müdahale olmaksızın enerji kapasitesini artırabilen eşsiz bir biyolojik sisteme sahiptir. Maraton, ultra Maraton koşma ile mitokondri sayısının 500’den 1500’e çıkması, vücudun aerobik kapasitesinde ve enerji üretiminde üç katlık bir artış anlamına gelir. Bu, sadece daha hızlı ve uzun koşmak değil, aynı zamanda genel sağlık, metabolik direnç ve yaşlanmaya karşı korunma açısından da ciddi bir avantaj sağlar.

 “Use it or lose it” prensibi burada çok net işler: Mitokondri adaptasyonunu korumak hem fiziksel performans hem de yaşam kalitesi için kritik önem taşır.

For Further questions whatsapp me…Formun Üstü

Dr Cengiz Yardibi
18 Aralık 2024, Eskişehir

Gözümüzün Önündekileri Neden Göremeyiz?

Farkında olsak da olmasak da bazen aradığımız şey gözümüzün önünde durur, ancak göremediğimiz için kendimize kızarız. Bu, basitçe bir çorap teki olabileceği, erkekler için, gibi bilgisayardaki bir ayar veya koca bir bina da olabilir. İnsan zihni, karmaşık ve sürekli değişen bir yapıya sahiptir; günü gününe, hatta dakikası dakikasına bile aynı kalmaz. Bir kelimeyi hatırlamak için bile beynimizdeki nöronlar ve sinapslar arasında gerçekleşen karmaşık etkileşimleri bir elektron mikroskobu altında gözlemlesek, zihnin bu basit konudabile ne kadar çok çaba harcadığına şaşırabiliriz.

Günlük yaşamda, önemsiz veya önemli pek çok bilgi ve görüntüyle karşı karşıya kalırız. Ancak bazen en bariz olanı bile gözden kaçırırız; gözümüzün önündeki bilgiyi veya nesneyi fark etmeyiz. Peki, bu neden olur? Hepimiz insan olduğumuzdan yapımız, kapasitemiz birbirine yakın. Bu durumda nedenler ve çözümler ed aiağı yukarı belli:

1. Algıda Seçicilik

Gözümüzün önündekini göremememizin en temel nedenlerinden biri, “algıda seçicilik” denilen psikolojik bir süreçtir. Beynimiz, her an binlerce uyaran ile bombardımana tutulur ve bu bilgilerin tümünü işleyemez. Bu nedenle, dikkat odağımızı belirli bir nesneye ya da duruma yönlendiririz ve diğer ayrıntıları gözden kaçırırız. Örneğin, bir markette elimizdeki listede olmasına rağmen unuttuğumuz bir şey, aslında rafta gözümüzün önünde duruyordur. Ancak zihnimiz başka bir bilgiye odaklandığı için ya da o arada telefona gelen bir mesaj dikkatimizi dağıttığı için onu göremeyebiliriz ve de evded fırçayı yiyebiliriz.

2. Önyargılar ve Beklentiler

İnsan beyni, geçmişteki deneyimlere ve önyargılara dayanarak tahminlerde bulunur. Bu tahminler bazen bizim için faydalı olurken, bazen de gözümüzün önündekini kaçırmamıza neden olabilir. Bunu bir şey ararken defalarca yaşayabiliriz. Spor şortu her zaman ki yerinde değilse hemen kaybolduğunu düşünüp evdekilere “şortum nerede” diye seslenebiliriz. Halbu ki şort spor çantasının içinde fakat başka bir gözdedir.

3. Duygusal Durumlar

Duygusal dalgalanmalar, dikkatimizi ve algımızı büyük ölçüde etkiler. Yoğun stres, endişe veya üzüntü, acelecilik dikkatimizi belirli bir yöne çeker ve başka şeyleri fark etmemizi engeller. Zihinsel yük altında olduğumuzda, gözümüzün önündekini bile fark etmek zor olabilir. Aynı şekilde, aşırı mutluluk veya heyecan da dikkatimizdeki dengesizliği artırabilir.

4. Görsel Adaptasyon ve Rutinleşme

Gözümüzün önündekileri bazen göremememizin bir diğer nedeni, “görsel adaptasyon” ve “rutinleşme”dir. Beynimiz, sürekli olarak maruz kaldığı bilgilere ve görüntülere karşı adaptasyon gösterir ve bu durum, algımızı bulanıklaştırabilir. Özellikle rutin hale gelen işler ve mekanlar, zamanla beynimizde “önemsiz” olarak kodlanır ve bu nedenle oradaki ayrıntıları göremeyiz. Örneğin, her gün geçtiğimiz bir yolda bulunan küçük bir tabelayı yıllarca fark etmeyebiliriz.

5. Görsel Körlük: İllüzyonlar ve Dikkat Dağıtıcılar

Bazen gözümüzün önündekileri göremememizin nedeni, dikkatimizi çeken başka bir uyaran olabilir. Bu duruma “görsel körlük” denir. Bu, illüzyonlarda sıkça gördüğümüz bir durumdur. Odaklandığımız bir nesne veya olay, diğer detayları fark etmemizi engeller. Bir illüzyon videosunda, birden çok harekete odaklandığımızda, ekrandaki diğer önemli ayrıntıları kaçırabiliriz. Bu, gündelik hayatta da karşımıza çıkar: Telefon ekranına baktığımızda, yanımızdan geçen bir tanıdığımızı göremeyebiliriz ya da üzerimize gelen bir arabayı.

Sonuç

Gözümüzün önündeki bilgiyi veya nesneyi göremememiz, aslında insan zihninin verimli ama aynı zamanda sınırlı yapısından kaynaklanır. Dikkat odağımızı, algılarımızı ve beklentilerimizi yönetme şeklimiz, çevremizdeki detayları görmemize veya görmememize neden olur. Bu durumu farkında olarak, bazen bir adım geri atıp geniş bir perspektiften bakmak ya da bu arama işini başka bir zamana bırakmak zihnimizin sınırlarını genişletmek, üzerimizdeki stres ve duygu yükünnden kurtulmak, belki o arada önyargılarımızın değişmesine neden olabilecek bir şeyler yaşamak işimizi kolaylaştırabilir.

Kısacası, gözümüzün önündeki şeyleri göremememiz, zihinle ilgili doğal bir süreçtir ve dikkat, algı ve beklentilerimizin karmaşık bir oyunu olarak karşımıza çıkar. Bu durumda hemen suçu kendi üzerimize alıp demans mı oluyorum diye endişeye kapılmak ya da kim benim çorabımı aldı koyduğum yerden ya da telefonumu kim görüyor gibi etrafı suçlayıcı hareketlere girişmememiz hem kendimiz hem de sevdiklerimizin psikolojik sağlığı açısından önemli olabilir.

Fazla zorlamadan aramayı bırakmak ve zamana bırakmak bazen en iyi çözüm olabilir. Böylece ya aradığımız şeyi kendiliğinden fark ederiz ya da diğer konulara odaklandığımızdan, dikkatimizi dağıtan unsurlar azaldığı için görmek istediğimiz şeyi bulabiliriz.

Beygir Gücü versus Tork

Tork çekiş gücünü ifade ederken, beygir gücü hızı temsil eder. Ayrıca, tork devir göstergesiyle kontrol edilirken beygir gücünde hız göstergesine bakılır. Arabalarda bu değerler çok önemli. Örneğin benim 1.6 dizel GOLF 105 BG fakat 250 nm tork. Işıklarda yeşil yanınca ilk çıkışta ya da yokuşlarda çok daha havalı arabalara fark atarken devamında arkada kalabiliyorum. Burada benim yüksek torkum ilk çıkış ve yokuşlarda avantaj sağlarken sürat işin içine girince geride kalıyorum.

Tork güç, Beygir Gücü Hız anlamına kullanılıyor, biraz ters bir ifade. Formülü ise:
BG = Tork x rpm/5252

Ortalama bir insan, kısa süreli yoğun aktiviteler sırasında (örneğin bisiklet sürme gibi) yaklaşık 100-200 Nm (Newton-metre) civarında maksimum tork üretebilir. Ancak bu tork, sürdürülebilir bir şekilde genellikle daha düşüktür ve uzun süre boyunca 50-100 Nm civarında kalır.

Bir insan, yaklaşık 5 dakika boyunca 1.0 beygir gücü (hp) üretebilir. Deneyimli bir bisikletçiyseniz bu süre biraz daha uzayabilir. Uzun süre boyunca ise bir insan, yaklaşık 1/4 beygir gücü üretebilir.

Bir koşucu, koşarken bacak kaslarını kullanarak yere kuvvet uygular. Bu kuvvet, bacaklarınızın uzunluğu ile birlikte bir tork oluşturur. Koşarken üretilen tork, bacak kaslarının hızla kasılma ve gevşeme kapasitesine bağlıdır. Ancak, bisiklette olduğu kadar yüksek tork üretimi mümkün değildir, çünkü koşmada ayakların yere temas süresi kısadır ve ayakların yere uyguladığı kuvvet dağılır. Koşucular, genellikle yaklaşık 30-60 Nm tork üretebilir, bu da bisiklete göre daha düşük ama koşu için yeterli bir seviyedir.

Beygir gücü, koşu esnasında harcanan enerji miktarı ile ilgilidir. Koşucular, dayanıklılıklarına ve antrenman seviyelerine bağlı olarak değişken güç üretebilirler. Elit bir koşucu, kısa mesafeli sprint koşusu sırasında yaklaşık 0.8 – 1.5 beygir gücü anlık olarak üretebilir. Ancak bu güç, birkaç saniye ile sınırlıdır. Bir maraton koşucusu gibi dayanıklılığı yüksek bir atlet, uzun süreli koşularda yaklaşık 0.2 – 0.3 beygir gücü üretebilir.

Örneğin:100 metre sprint koşucusu, çok kısa süreliğine yaklaşık 1 beygir gücüne kadar çıkabilir, bu sırada bacak kasları çok yüksek hızda kasılarak yere büyük bir kuvvet uygular.  Maraton koşucusu, uzun süreli bir koşuda daha az bir güç üretebilir, ancak bu güç daha uzun süre sürdürülebilir olduğundan ortalama 0.2 beygir gücü civarında kalır.

Arabalarda motor hacmi, piston kolu uzunluğu ile oynayarak farklı ihtiyaçlar için farklı motor kombinasyonları ile karşılama imkânı var. Peki biz koşucular için durum ne olacak. Öncelikle genetik olarak bacak kasları, uzunluğu ve daha teknik kas yapısına bağlı.  Mevcut bu yapı üzerine yapılacak antrenmanlar ile tork ve BG geliştirilebilir.

Motorlar için verilen fizik formülünde rpm olarak cadence, yani dakikada adım sayısı kabul edilirse tork için de stride length-adım uzunluğunu kullanırsak, koşucunun beygir gücü yani hızı da herkesin bildiği bu iki değişkenin çarpımı olarak ortaya çıkacaktır. “The longer the stride is, the bigger the torque produced.”

Koşucu adım atarken kalça ekleminde oluşan torka bakalım

  • Kuvvet (F): Bacağın ileri veya geri hareketini sağlayan koşucunun bacak kaslarının ürettiği kuvvet.
  • Kuvvet Kolunun Uzunluğu (r): Kalça ekleminden kuvvetin uygulandığı noktaya kadar olan mesafe. Bu, uyluk kemiğinin uzunluğu olarak kabaca tahmin edilebilir.
  • Açı (θ): Kuvvet yönü ile kuvvet kolu arasındaki açı (örneğin, kalça kaslarının kasılmasıyla oluşan kuvvet yönü ile).

Kabaca bir hesaplama yapmak için varsayalım ki:

  • Kasların ürettiği Kuvvet (F) 100 N.
  • Kalçadan kuvvetin uygulandığı noktaya olan Kuvvet Kolu (r) 0,5 m.
  • Kuvvet kolu ile kuvvetin yönü arasındaki Açı (θ) 90° (bu durumda sin(90°) = 1).
    Kalça eklemindeki tork (τ) şu şekilde hesaplanır:
    τ=0,5 m×200 N×sin⁡(90°)=)=100Nm

Bu basitleştirilmiş hesaplama, eklem mekanikleri temelinde torkun nasıl tahmin edilebileceğine dair bir fikir verir. Gerçekte, adımın farklı aşamalarında değişen açılar ve kuvvetler nedeniyle hesaplamalar daha karmaşık olabilir, ancak prensip aynıdır:
O zaman beygir gücü=100×180/5252=3.5 HP olarak çıkıyor ki bu çok fazla.

Bunun nedeni koşucu gibi doğrusal hareketlerde, motorlar için kullanılan bu formül kullanışlı değildir, çünkü burada devir hızı (RPM) yerine genellikle doğrusal hız ve kuvvet ölçülür. Ayrıca, insan vücudu bir makine gibi düzenli ve sabit bir döner hareket üretmez, bu nedenle doğru tork ve RPM kavramları doğrudan uygulanamaz.

Bir Koşucunun Gücünü Hesaplamak

İnsanların ürettiği mekanik güç (güç = kuvvet x hız) watt cinsinden hesaplanır. Eğer koşucunun mekanik gücünü beygir gücüne çevirmek isterseniz:

1 HP = 745.7 W şeklinde bir dönüşüm yapılabilir.
Örneğin, bir koşucu hızlı bir koşuda 250 watt güç üretiyorsa:
O zaman bu koşucunun ürettiği güç =250/745.7  ​≈ 0.34 HP olarak hesaplanabilir.
Normal bir koşucu jogging ile orta süratli bir koşuda 50-150 watt güç üretebilir vücut ağırlığı, koşu verimliliği, yani adım uzunluğu, dakikada adım sayısı, posture, basış şekli, kol hareketi belki de son teknoloji ayakkabılar, hava şartları vb ve hız gibi faktörlere bağlı olarak.

İnsanlar için sağlık açısından asıl soru şu: Günde on bin adım yürüyüş mü, maraton mu, yoksa son yıllarda önemi anlaşılan HIIT gibi yüksek yoğunluklu, kısa süreli patlamalar mı tercih edilmeli? Elit koşucular ve bu işi profesyonel olarak yapanlar için durum baştan bellidir. Usain Bolt 100 metre için, Eliud Kipchoge ise adeta maraton için yaratılmış gibidir.

“Biz sağlık için koşanlar açısından bu kadar teknik bilgiye ihtiyaç var mı?” sorusuna şöyle yanıt verebiliriz: Her gün yaptığımız bir aktivite hakkında biraz bilgi sahibi olmak, elit düzeyde iddialı olmasak bile, bize büyük fayda sağlar. Sağlık konusuna dönecek olursak, maalesef tek bir yöntemle yetinmek yeterli olmuyor. Dayanıklılığı artırmak için uzun mesafeli koşular, patlayıcı güç ve sürat geliştirmek için ise yüksek yoğunluklu interval antrenmanları (HIIT) gibi farklı türdeki koşulara haftalık programda yer vermek, sağlığımıza daha kapsamlı katkılar sağlayacaktır.

Eskişehir 24 Ekim 2024

60+ Yaş Alanlar için MET ve Sağlık

Spor-egzersiz yapanlar, atlet olanlar ya da daha az iddialı olarak  atlet giyenler  özellikle,  gelişen ve artık erişilebilen  teknik gereçlerle birlikte sayılara takılmaya başlayabilirler. Bunlar elit atletler için yarışmalarda derece almak açısından, daha az iddialı olanlarda belki kendi PB (kişisel en iyi) kapasitesini görebilme ve geliştirme, yeni başlayanlar için de bir mihenk taşı oluşturma açısından gerekli ya da faydalı olabilir.

Kişisel sağlıkla ilgili olarak olaya baktığımızda da aynı durum geçerli olur. Sağlığı değerlendirmek ve ilerlemeyi zaman içinde takip etmek için yaygın olarak kullanılan birçok değer yine teknoloji sayesinde kolaylıkla görülebilmekte, kayıt edilmekte hatta öneriler alınabilmektedir. Yapay Zeka (AI) ile birlikte bu değerler eskisinden daha da önem kazanmakta, sağlık ve form durumu, hatta hastalıklardan önceden işaret alınması,  prodiyognostik, açıdan bazen yaşamsal öneme de sahip olabilmektedir.  

Klasik olarak doktora her gidene yapılan “Tam Kan Sayımı”  ve daha ileri tetkikler yanında eskiden beri yapılan bazı ölçümler, kalp atış hızı, RHR, vücut kitle endeksi- VKİ(BMI), bel çevresi, kalça çevresi diğerlerine göre duruma bağlı olarak en çok bilinen, ölçümü kolay ve kullanışlı olabileceği gibi bazen de kafa karıştırabiliyorlar.

Ancak bu ve yeni bilinmeye başlanan vücut biyo-matematiği hakkında bilgi sahibi olmak, nerede olduğunuzu daha iyi anlamanızı ve başarılarınızı zaman içinde planlamanızı sağlayabilir. Bugün egzersiz saatleri, cep telefonları ve hatta yüzükler ile ölçümlenebilen bu değerlerden bazıları:
RHR, HRV, Vo2max, MET value, Body Fat-Vücut yağ oranı…

Egzersiz kapasitesini ölçmek için kullanılan MET (Metabolic Equivalent of Task) değerleri hakkında bilgi veriyor. MET, bir aktivitenin enerji harcamasını, dinlenme halindeki enerji harcamasına göre oranlayarak ifade eder. Bir MET (1 MET), bir insanın otururken harcadığı enerji miktarını temsil eder. MET değerleri, kişinin kardiyovasküler kapasitesi ve genel fitnes düzeyini belirlemede kullanılır. Bu yüzden düşük MET değerleri, kişinin günlük aktiviteler için bile yeterli fiziksel kondisyona sahip olmadığını gösterebilir.

MET değeri ile her hareketin yapıldığı süre ve kişinin kütlesi çarpımı sonucu harcanan kalori hesaplanabilmektedir. Bu şekilde egzersiz etkinliği ve kilo vermek isteyenlerin hedefleri belirlenmektedir. Çok genel olarak vücuda alınan kalori miktarı harcanandan fazla ise bu fazla kalori “FAT” olarak depolanmakta, tersinde ise mevcut “FAT” den kurtulunabilmetedir. Bu konuda Prof  Daniel Lieberman “Exercised”  and “the Story of the Human Body” kitaplarında olayın antropolojik ve biyolojik açıklamaları geniş olarak anlatılmaktadır.

“Compendium of Physical Activity” tablolarında her bir hareket karşılığı MET değerleri bir çok kaynakta bulunabilir. MET değeri ile kişinin fitnes ve sağlık durumu hakkında genel bir resim ortaya çokabilmektedir. Buna göre:

  • 5 MET’in altında bir değer, sağlık sorunları riskini artırabilir.
  • 7 MET’in altındaki bir değer endişe verici olarak kabul edilir.
  • 10 MET iyi bir seviyeyi temsil eder, yani kişi orta düzeyde fiziksel aktivite yapabilir.
  • 12 MET ve üzeri ise itfaiyecilik gibi fiziksel olarak yoğun meslekleri yerine getirebilecek kapasitede olduğunu gösterir.

Daha önce yayımlanan “Runnemathics-Matematics of Running-Koşu Matematiği Kitabımda” yer alan CPA değerleri yaş ve cinsiyet ayırımı olmaksızın verilmekte idi. Yeni çalışmalarda artık yetişkin ve yaşlılar(Bu çalışma için 60+) bu değerler ayrı ayrı verilmektedir.

Eskiden baktığımızda örneğin 1 km’yi yaklaşık 9.5 dakikada koşan (6.4 km/saat) bir kişi için MET değeri 6 olarak verilmekte idi. Önceki paragrafta verilen ve bir çok kaynakta da yer alan referans değerleri ile kendi performansını karşılaştıran 60+ yaş bir kişi endişe edebilirdi. Halbuki 60+ için ayrı olarak yapılan çalışmada bu performans için MET değeri yaklaşık 9 olarak verilmekte, yani sorun görülmüyor.

Daha üst kategoride bir fitnesa sahip olan 60+ biri için , (1 kilometreyi 5 dakikada koşabilen-yani 12 km/saat süratle) yaşa bakılmaksızın önceki yıllardaki “compendiumlarda” MET değeri 11 olarak verilmekte iken 2024 yılı çalışmasında çıkan sonuçlara göre 60+ yaş için MET değeri 15.8 gibi çok yüksek bir değer olarak yer almakta ve üstün performans kategorisine girmektedir.

Bu değerlere ulaşan ve geçen yaşalmış gençler hemen gaza gelmesin, belki de bu çalışmayı yapan kişiler yaşlılar fazla zorlanmasın diye de bu sonuçları abartmış olabilirler.

Bu iki tablo yayımcının rızası ile EK’te verilmektedir.

Evolved to Run

by Daniel E. Lieberman

Walking long distances is fundamental to being a hunter-gatherer, but people sometimes have to run. One powerful motivation is to sprint to a tree or some other refuge when being chased by a predator.

However, there is plentiful evidence that our ancestors had evolved exceptional abilities to run long distances at moderate speeds in hot condtions. The adaptations underlying these abilities helped transfom the human body in crucial ways and explain why humans, even. amateur athletes, are among the best long-distance runners in the mammalian world.

1 One of the most important adaptations for human running is our unique ability to cool by sweating instead of panting, thanks to millions of sweat glands combined with a lack of fur,

2 The human leg’s other major, novel spring is the Achilles tendon. This tendon is less than a centimeter long (about a third of an inch) in chimps and gorillas, but is usually more than to centimeters (4 inches) long and very thick in humans, storing and releasing almost 35 percent of the mechanical energy generated by the body during running but not walking,

3 None is more prominent than the gluteus maximus, the largest muscle in the human body. This enormous muscle is barely active during walking but contracts very forcefully during running to prevent the trunk from toppling forward with every step.

4  One of these adaptations is enlarged sensory organs of balance, the semicircular canals of the inner ear. These canals function like gyroscopes, sensing how fast the head pitches, rolls, and yaws and then triggering reflexes that cause the eye and neck muscles to counter those movements (even when your eyes are closed).

5 One more special adaptation for damping your head’s jiggling motions is the nuchal (neck) ligament. This strange bit of anatomy, first detectable in early Homo but absent in ape: and australopiths, is like a rubber band that connects the back o your head to your arms along the midline of your neck. Every time your foot hits the ground, the shoulder and arm from that side the body fall just as your head pitches forward. By connecting the head to the arm, the nuchal ligament allows your falling arm gently pull your head back, keeping it stable.

6 relatively short toes (which stabilize the foot)S; narrow waists and low, wide shoulders (both of which help a runner’s torso to twist independently from the hips and head)s; and a predominance of slow-twitch muscle fibers in the legs (which give us endurance but compromise speed. Many of the traits benefit both walking and running,

7 One key spring is the dome-shaped arch of the foot, which develops from the way ligaments and muscles bind together the foot’s bones as children start to walk and run.

Koşmak için Evrimleştik

İlkel toplumlarda uzun mesafeler yürümek, avcı-toplayıcı olmanın temel bir parçasıdır, ancak bazen koşmak da gerekir. Bir yırtıcı tarafından kovalandığında bir ağaca veya başka bir sığınağa doğru hızla koşmak yeterince güçlü bir motivasyon olmuştur.

Bununla birlikte, atalarımızın sıcak koşullarda orta hızlarda uzun mesafeler koşma konusunda olağanüstü yetenekler geliştirdiğine dair birçok kanıt bulunmaktadır. Bu yeteneklerin ardındaki adaptasyonlar, insan vücudunu önemli şekillerde dönüştürmeye yardımcı olmuş ve insanların, amatör sporcular bile olsa, memeli dünyasında en iyi uzun mesafe koşucuları arasında yer almasını sağlamıştır. Bu arada atlar vb hayvanlar insanları koşmada katlar diyenleri duyar gibi oluyorum; burada püf noktası bu hızlı hayvanların koşu sürelerini aşırı ısınmadan dolayı çok uzun süre koruyamadıklarıdır. Örneğin aslanlar dört dakikada pes ederken, çıtalar için bu bir dakikanın altına inmektedir. Kovboy filmlerinde ya da eski Texas-Tom Mix çizgi romanlarında görüldüğü gibi atlar belli bir süre dörtnal koşturulduğunda çatlamakta…

  1. İnsanların koşmaya yönelik en önemli adaptasyonlardan biri, sahip olduğumuz milyonlarca ter bezi ve kıllarımızın dökülmüş olması sayesinde, terleyerek serinleme yeteneğimizdir. Bu özellik, diğer hayvanlar gibi soluyarak değil, terleyerek serinlememizi sağlar.
  2. İnsan bacağına eklenen bir diğer önemli ve yeni özellik ise Aşil tendonudur. Bu tendon, şempanzelerde ve gorillerde bir santimetreden daha kısa iken, insanlarda genellikle 10 santimetreden uzun ve çok kalındır. Koşu sırasında vücut tarafından üretilen mekanik enerjinin yaklaşık %35’ini depolar ve geri yansıtır, bu durum normal yürümede geçerli değildir.
  3. En belirgin adaptasyonlardan biri de insan vücudundaki en büyük kas olan gluteus maximus’tur. Bu devasa kas, yürüyüş sırasında neredeyse hiç aktif olmazken, koşarken her adımda gövdenin öne doğru devrilmesini önlemek için çok kuvvetli bir şekilde kasılır.
  4. Bu adaptasyonlardan biri diğeri de iç kulağın yarım daire kanalları olan genişlemiş denge duyu organlarıdır. Bu kanallar, jiroskoplar gibi çalışır, başın ne kadar hızlı eğildiğini, döndüğünü ve sallandığını algılar ve bu hareketleri dengelemek için göz ve boyun kaslarını harekete geçiren refleksleri tetikler (gözleriniz kapalı olsa bile).
  5. Başın sallanma hareketlerini hafifletmeye yönelik özel adaptasyonlardan biri de ense (boyun) bağıdır. Bu anatomik özellik, erken Homo türlerinde ilk kez tespit edilmiştir ancak maymunlarda ve australopitlerde yoktur. Boynun ortasından başınızın arkasını kollarınıza bağlayan bir lastik bant gibi çalışır. Ayağınız yere her bastığında, o taraftaki omuz ve kol düşerken başınız öne doğru eğilir. Ense bağı, başınızı kola bağlayarak düşen kolun başınızı nazikçe geri çekmesini ve sabit kalmasını sağlar.
  6. Nispeten kısa ayak parmakları (ayağı stabilize eder); dar bel ve alçak, geniş omuzlar (her ikisi de koşucunun gövdesinin kalçalarından ve başından bağımsız olarak dönmesine yardımcı olur); ve bacaklarda yavaş kasılan kas liflerinin baskınlığı (bu da bize dayanıklılık kazandırırken hızı kısıtlar). Bu özelliklerin birçoğu hem yürümeyi hem de koşmayı destekler.
  7. Yaylanmamızı sağlayan diğer bir özellik de, çocuklar yürümeye ve koşmaya başladıkça ayak kemiklerini birbirine bağlayan bağlar ve kaslar sayesinde gelişen yay şeklindeki ayak kemeridir.

Ankara, 12 Aug 2024

Yine ve yeni bir sağlık vakası –  Bir Fıtık Hikayesi

Cem Yılmaz | Kaynımda da var- Fıtık:

Cem Yılmaz: Netice geldi “Fıtık”. Hiç öyle 2 üniversite bitirmiş hastalık değil. İnşaatta kürekle kum karıyorduk fıtık attı.

Bana da 5 üniversite bitirdiğim halde fıtık teşhisi koydular…

Acı ile uyanış
Cuma günü sabah altı civarında sırtımda ya da boynumda keskin bir acı ile uyandım. Herhalde kas spazmı filandır diye düşündüm, barfikse asıldım açılsın diye. Ancak nafile… Bugün de okul olmadığından rutin koşuya çıkmayı düşünüyordum. Hafta sonu yatarım geçer diye düşündüm.

Fakat acı ilerleyince ne yapalım dedik hanımla birlikte, Etimesgut semtinde bir özel hastaneden pazartesiye randevu aldık, 08.30’a. Sabah bir taksi ile, araba da kullanamıyorum, hastaneye erkenden vasıl olduk. Klasik giriş-kayıt işlemleri ardından hayatından bezmiş bir doktor asık suratla ofise geldi, biz de içeri girdik. Kıvranıyorum, iki büklüm. Adam selam-sabah vermeden baktı, nereden çıktınız bu saatte der gibi ve hemen MR yazalım çektirin dedi. Kimsin, nesin, ne iş yaparsın, nasıl oldu, ne oldu, sporcu musun, lapacı mısın gibi olayla ilgili hiç bir bilgiye ihtiyacı yok. Halbuki duyuyoruz ya her insan farklı diye. Ancak bizde herkes fotokopi sayılıyor. Ancak eşim doktor bey bir ağrı kesici filan verseniz bu hali ile nasıl uzanacak deyince, lütfetti “tamam, acile gidin bir ağrı kesici yazdım” dedi ve çıktık.

Aslında iki yıl önce başımdan ya da benzer bir deneyim yaşamış o dönemde bir işim olmadığından aslında doktorların hiç sevmediği ve burun kıvırdıkları internet doktorculuğu sayesinde 3 ay yatıp kendi kendime tedavi olmuştum, birkaç klasik ağrı kesici ve NSAID hap ve kremlerle. Tam olarak nedeninin bilmediğim bir olay sonucu, muhtemelen bilinçsiz ve gaza gelinen bir anda fazla ağırlık kaldırma, bir anda sol bacağımı hareket ettiremedim kazık gibi kalakaldım sitenin bahçesinde, acı ile birlikte. Üç ay yatmak durumunda kaldım. Maratonlar, ultralar koşarken bir anda duvara toslamak çok da iyi bir yaşam deneyimi olmasa gerek.

Doktora gitmedim, kesin bel fıtık ameliyat diyecekler diye. Çünkü etrafımda çok fazla bel fıtığı ameliyatı geçiren ve ameliyattan sonra bir türlü belini doğrultamayan birçok tip görüyorum. Ne yaptım: İnternet. O zamanlar daha ChatGPT filan yok. Ancak sağ olsun Google: “L5 radiculopathy specifically is a common cause of foot drop and numbness on toes”. Yani diyor ki L5 omurunda sinire baskı topuk düşmesi ve başparmak kontrolsüzlüğü nedeni. Yine internetten patlak L5 diskin vücut tarafından düzeltme olasılığı fazla, fakat aylar ve birkaç yıl gerekiyor eski duruma dönebilmesi için, tabi kişisine bağlı. Neyse 3-4 ay ara verdikten sonra tekrar ilk koşuma, fakat ağırdan, başlayabildim. Tam sekiz ay sonra da limitsiz koşabilme seviyesine ulaştım.

Ayrıntıları bilmek isteyenler için https://www.cengizyardibi.com/100000-2/ yazının bağlantısı.

Biraz Anatomi Dersi-Fıtık
Fıtık deyince de en bilineni ve yaygın olanı bel ve boyun fıtığı. Omurgada 7 adet boyun omuru (servikal vertebra), 12 adet sırt omuru (torakal vertebra), 5 adet bel omuru (lomber vertebra), 5 sakral vertebrasakral ve 4 de koksal vertebra bulunur. Bu 33 vertebranın ilk 24 tanesi birbirine eklemler aracılığıyla bağlanmıştır. Bunlara presakral vertebralar denilir. Boyun omurları C1-C7, lomber ise L1-L5 olarak kodlanıyor ve bunlardan en sakat olanları C6-C7 ile L4-L5; çünkü bunlar en oynak kısımda. Bu omurlar arasında disk adı verdiğimiz yastıkçıklar , çevresinde bağlar, arkasında kaslar ve ön tarafında ise önemli damarlar ve iç organlar bulunur. İşte en basitinden bu yastıkçıklardaki sıvının dışarı taşarak sinirlere baskı yapması fıtık oluyor.

Acilde
Hastane aciline gittik doktorun verdiği kâğıdı gösterdik, sanki ilk defa görüyorlar, daha önceden hiç mi yapmadılar bilmiyoruz. Neyse oraya buraya, doktora sordular, acilde bir yatağı gösterip uzanmamı istediler. İçeride 3-5 eleman geyik yapmakta, bir köşede de boya yapıyorlar. Bir tane genç elinde bir serum torbası ile geldi, kanal açtı damara ve dayadı ağrı kesiciyi, 2-3 dakika sonra bir şeyler olmaya başladı, başım dönmeye ve midem bulanmaya. Son bir gayret bir şeyler oluyorum deyince eşim atıldı, çok hızlı gidiyor bu ilaç diye itiraz etti. Hemen ilacı kestiler ve kalp, tansiyon aletleri getirdiler, acil bir şeyler yapmaya çalıştılar, bayılmak üzereyim, ya da gidiyorum, durup dururken ne şehittir ne gazi olayı.

Meğer doktorun 30-40 dakikada damara zerk edilmesi gereken ağrı kesici 3 dakikada yarılanmış, akış hızını ayarlamayı bilmediği için işlemi yapan çocuk. Mahcup bir şekilde ben işe daha yeni başladım 3-4 gündür deyiverdi.  Doktoru aradılar, o da orada 30-40 dakikada verilecek diye yazdım diye sıyrıldı. Daha deneyimli görevli olup da geyik yapan usta giyimli ve davranışlı olanı ilaca alerjisi varmıştır diye topu taca atmaya. Neyse biraz sonra kendime geldim. Az kaldı hiçbir aciliyeti olmayan bir durumda gerçekten acil olarak gidecektim. Senin nene gerek basit bir “fıtık” için hastanelere koşmaya, hem de ÖZEL’e.

MRI
Yarım yamalak alınan ağrı kesici ile makineye yattım, fakat sırtüstü yatmak ne mümkün. “Zııırt, vıırt” makineden sesler geliyor, fakat ben kıvranıyorum. Operatörde kımıldarsam düzgün MR alamayacağını haykırıyor. Neyse kıvranarak 15-20 dakika cehennem azabından sonra makineden çıktım.

Doktorda
Bir saat sonra doktor başka bir ameliyattan çıkıp teşrif etti. Yine oturduk kurbanlık koyun gibi 3 metre ötesine kıvranarak. Baktı ekrandaki görüntüye “boyunda fıtık patlamış, hemen acil ameliyat, hemen yatış yaptırın, 1 saatlik basit bir operasyon diye bizi sepetledi. Ne bir açıklama, ne ilaç, ne başka bir seçenek. Çıktık mecburen. Sorduk ne yapalım diye. Hemen bir odaya alıp ameliyat işlemleri için bilgileri girmeye başladılar. Neyse ki tecrübeliyiz, “hoop dedim, biraz düşünelim”.

Bir kere gargaraya getirip hemen ameliyat muhabbetlerine şerbetliyim. İkincisi normal bir ağrı kesiciyi bile doğru dürüst veremeyen bir yerde boğazdan girilip ensede bir operasyon yapılacak bir olaya he demek? Nasıl kaçtığımızı bilemedik ardımıza bakmadan.

Başka bir doktora görünmek
Ne yapalım derken aklıma eski bir tanıdık cerrah geldi. Onu aradım. Bana Ankara’da bu işi en iyi yapabilecek 2 prof var dedi. Yakın olanı seçip hemen randevu aldık ve gittik, aynı gün muayenehanesine, hemen karşıladılar. Prof MR’a şöyle bir baktı, kolumu çekiştirdi, güç kaybı var acil ameliyat, yarın, çok basit yarım saatte hallederiz. Hemen para kısmını konuşun sekreteryada dedi. Yani benim gözüm tok, ben tıp konuşurum, para filan ilgilendirmez diyor, aklınca. Bir de fırça attı bu yaşlarda gençlik hevesi ile çok kişi spor yapıyor sonra başına bunlar geliyor diye, yani standart doktor kafası belli yaştan sonra spor yapılmaz, koşulmaz. Ağrım fazla olduğundan münakaşaya girmedim. Asıl sekreter Fransa tatilde imiş, detayları onunla konuşacağız, çömez olan bizden hemen ücreti istedi, ödedik çıktık. Asıl olan daha sonra teklif verecek. Ertesi gün Fransa’daki sekreter aradı, konunun sağlık ve tıbbi yönü konuşulmadan daha teklif geldi. Bilgisayardan gelen sesten daha mekanik ve soğuk bir ses teknik hiçbir açıklama yok, sadece prof’un anlaştığı hastaneye nasıl kaç lira verilecek, sigorta provizyon vermezse ne olacak, ilave masraf çıkarsa ne olacak, hastane masrafları hariç 60.000 TL fakat torpil yaptırdık ya bu nedenle 40.000 TL yeter, Allah bereket versin kabilinden, ilave doktorun cebine konulacak.

Siteden spor arkadaşım
Bu arada oturduğumuz sitede nöroşirurji uzmanı beraber spor yaptığımız ve koşmaya teşvik edip hatta koşmaya başlattığım diyebileceğim, bir devlet hastanesinde görev yapmakta olan doktora sordum, ne yapmam gerekir diye. E-nabızdan o da baktı, hallederiz abi, kolay, hafta sonu gel testleri yaptıralım haftaya da keseriz dedi. Daha sonra siteye gelince spor salonunda buluştuk, muayene etti, istersen bekle, bazen kendi kendine iyileşiyor, olmazsa operasyon dedi.

Fizik-Tedavi komşumuz
Epey de çevremiz varmış. Eski komşularımızdan biri fizik-tedavi prof, daha önceden bel fıtığı sırasında danışmış ilaç önerileri almıştık. O zaman hastane, MR filan başvurmadığımdan sadece ilaç ile idare etmiştim. Ona da e-nabızdan MR gösterince “oooo , çok derin ameliyattan başkası kurtarmaz” yorumunda bulundu.

İlk günler korkunç acılı geçmeye başladı, ne uyku, ne oturma, duramıyorum. Ancak hem daha önceki L4-L5 fıtıktan tam 8 haftada rahatlayıp koşuya tekrar dönme deneyimim hem de internet üzerinden fıtık ameliyatlarının %99’unun gereksiz yapıldığı, 8-12 hafta hatta 6 aya kadar dayanabildiğinizi kadarda dayanın yorumları üzerine sabretmeye karar verdim, dayanılmaz acılara rağmen. Bu arada Amerika’da sağlık-farma sektöründeki çocuklardan da “bekle” komutu gelince iyice ameliyat fikrinden uzaklaşmaya başladım. Bu arada bazı arkadaşlardan destek teklifleri geldi. Sınıf arkadaşım Sedat Şenol bu konuda Türkiye’nin çocuk beyin cerrahisi alanında en önemli isimlerinden olan Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Prof. Dr. Kaya Aksoy’a benim MR göstermiş, sağ olsun. Oradan da bekleme önerisi geldi.

Üstüne üstlük diğer bir arkadaşın İsveç’te doktor kız kardeşinden de en az 8 hafta bekle-gör tavsiyesi gelince iyice hemen ameliyatı kabul etmemem konusunda doğru karar verdiğimi düşünerek rahatladım ve aşağıdaki protokolü uygulamaya başladım:

  • İstirahat
  • NSAID,
  • Kas gevşeticiler
  • Kantaron yağ ile masajlar,
  • Sıcak ve soğuk uygulamalar ile 8 haftayı beklemeye başladık.

İlk dört hafta sıkıntılı geçti, hatta ilk hafta sonunda eşim hastane çantası ve gerekli evrak, para hazırladı, her an sefere çıkabiliriz. Ancak beklemeye karar verdim, biraz inattan biraz da operasyon riskleri ve sonrası oluşabilecek riskler, kalıntılar, özellikle de tekrar koşu ve yarışlarda olumsuz etki düşüncesi ile.

Boyun fıtık ameliyatları her ne kadar basit, kolay dense de boğazdan girilip ensede işlem yapılıyor. Prof Dr Ahmet Alanay’a göre çoğu hasta diskektomiye iyi cevap verir ancak her cerrahide olabileceği gibi bu işlemde de bazı riskler mevcuttur. Kanama, enfeksiyon ve omurilik ya da spinal sinirlerde oluşabilecek hasarlar bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca cerrahi sonrası ağrıda azalma olmaması ya da şikayetlerin yeniden ortaya çıkması da mümkündür. Hastaların %3-5’inde disk yeniden yırtılarak ileride şikayetlere sebep olabilmektedir. Bir de buna ameliyat sonrası nekahet dönemi sıkıntıları, kalıcı iz ve vücut en hassas ve hareketli bölgesine konulacak ilave plastik ya da titanyum yedek parça.

Hadi bakalım
’Kolay Bir Ameliyat’ Dendi, Felç Kaldı.
Boyacı ustası Mehmet Ali Uysal, iddiaya göre parmaklarındaki uyuşma nedeniyle gittiği hastanede aynen bana söylendiği gibi basit bir operasyon, olmazsan felç olursun diyerek ikna ettikleri boyun fıtığı ameliyatı ardından felç oldu. İlk ameliyatının ardından bir saat geçtikten sonra “Eksik işlem yapmışım” diyen doktoru tarafından tekrar ameliyata alınan Mehmet Ali Uysal, ameliyat edildiği 2014 yılından bu yana yatağa bağlı olarak yaşam mücadelesi veriyor.

Genelde hem bilimsel araştırma yazıları hem videolarda operasyona görmenin son çare olması gerektiği ve %95-99 kendiliğinde geçeceği, daha öncesinde ilaç tedavisi, istirahat, fizik-tedavi, steroid iğne artık tüm bunlar fayda vermiyor ve işler kötüye gidiyorsa, güç kaybı artıyor, denge kayboluyor, tuvalet son çare ameliyat diyor.

Biraz Tıp
Tıbbi olarak boyun fıtığı tedavisinde ameliyat kararı aşağıdaki durumlarda verilir diyor en basit bir google araması bile.

  • Diğer tüm tedavi yöntemlerine rağmen 6-8-12 haftadan uzun süredir boyun, omuz ve koldaki ağrının geçmemesi
  • Sinirler üzerindeki baskı nedeniyle kol ya da elde kas güçsüzlüğü olması,
  • Omurilik üzerindeki baskı nedeniyle kol ya da bacaklarda güçsüzlük, denge kaybı, idrar ve dışkı tutamamak, cinsel organlarda his ve fonksiyon kaybı olması.
    Hatta chatGPT’ye bile sorsa bizim acil ameliyat diyen doktorlarımız alacağı yanıt: Boyundaki bir fıtık genellikle cerrahi müdahale gerektirmez ve çoğu durumda konservatif tedavi yöntemleri uygulanır. Ancak, cerrahi düşünülebilecek durumlar şunlardır:
  • Nörolojik Belirtiler: Fıtık sinir köklerine baskı yaparak ellerde uyuşma, güçsüzlük veya ağrıya neden oluyorsa ve bu belirtiler konservatif tedavilere rağmen düzelmiyorsa cerrahi düşünülebilir.
  • İleri Derecede Disk Bozulması: Diskte ciddi bir dejenerasyon varsa ve diğer tedaviler etkisiz kalıyorsa cerrahi seçenek değerlendirilebilir.
  • Kompresyonun Şiddeti: Sinir kökleri üzerindeki basınç çok yüksekse ve diğer tedaviler işe yaramıyorsa cerrahi düşünülebilir.
  • Fıtığın Büyüklüğü: Büyük ve belirgin bir fıtık varsa ve diğer tedaviler etkisiz kalıyorsa cerrahi bir seçenek olabilir.

    Günler geçtikçe
    yavaş yavaş iyileşme emareleri ufukta belirdi. Önceleri yemeğe bile gidemezken ayaklanmaya başladım.  İlk defa 1 ay sonra kapı dışına çıkıp sitede biraz gezdim.Bu arada sürekli literatür tarama, youtube abone. YouTube de öğrendi ya fıtık olduğumu durmadan fıtık videoları öneriyor. Epey video seyrettim.
    Bu videodaki doktor da prof doktor, bana hemen ameliyat diyen de, her ikisi de beyin ve sinir cerrahide, ikisi de Ankara Tıp mezunu.

Boyun Fıtığında Ameliyat Ne Zaman Düşünülmeli- Prof Dr Erol Taşdemiroğlu

Bir tespit, ironi
Amerika’da MR randevusu en erken 1 ay sonrasına veriliyormuş, özel hastane olsa bile. Dolayısı ile abd fıtık olan biri doğal olarak ve normalde olması gerektiği şekilde %99 kendi kendine iyileşiyormuş, %1 ameliyat.
Bizde ise anında MR çekile bildiğinden %99 hemen ameliyata alınıyormuş, %1 kendi kendine iyileşmeye bırakılıyor.

Şu anda 6’ncı hafta dolmak üzere
Sanırım ameliyat olmadan kurtaracak gibiyim, dışarı çıkabiliyorum, sitede yürüyüşlere başladım, evin içinde kendi işlerimi halledebiliyorum, araba kullanıp alışverişe çıkabiliyorum, en önemlisi de geceleri kesiksiz ve ağrı kesici kullanmadan uyuyabiliyorum. Bir-kaç haftaya yüzmeye, 5-6 haftaya da tekrar hafiften koşmaya başlayabilirim, umarım. Ve hatta olaya anlam yükleme açısından 14 Mart Tıp Bayramında Ankara’da sitedeki doktor arkadaşımla beraber koşacağım.

Bu dönemde beni en çok üzen bir olay da, sitede her zaman sigara içtiği için uyardığım ve ileride sağlık sorunları yaşayabileceğini söylediğim birinin, beni iki büklüm acı içinde gördüğünde” bak gördün mü bana sigara, sağlık konularında martaval okuyordun, gördün mü spor zararlıymış” demesi oldu.

Ayrıca olayı bilinçli olarak çok yaymamış olsam da yine duyanların bıyık altından “bak bu kadar kendini hırpalarsan, yani koşarsan, atlarsan, zıplarsan, bu yaşta, başına gelecek budur” imalarından da kaçmak mümkün değil.

Halbuki benim MRI için hemen ameliyat diyen fizik prof doktor iki gün önce arayıp ameliyatımın nasıl geçtiğini sorduğunda ve ameliyat olmadığımı söylediğimde “nasıl olur, senden iki gün sonra aynı yaşlarda ve aynı MRI olan şahıs acılara dayanamayıp hemen ameliyat oldu” diyerek şaşırması, aslında daha önce yapmış olduğum sporun bana sağladığı avantajı ortaya koymakta idi. Sağlığa Koşu kitabımda da referans verdiğim gibi spor yapan 80 yaşında birinin bağışıklık sistemi 20-30 yaşlardaki gençlere yakın seyretmekte. Bu nedenle sanırım benim daha önce yaptığım spor sayesinde eriştiğim bağışıklık sistemim, kaslar, iskelet, dayanıklılık, iyi beslenme ve bakım, 8-12 hafta olarak öngörülen seviyeye 6 haftada erişmem konusunda katkı sağlamıştır.

Koşucu bağışıklığı
You’re only as young as your immune system
“Data yielded from 125 long-distance cyclists, many of whom were in their 80s, showed that they had the high-functioning, infection-thwarting immune systems of 20 year olds.”
Meali: 80’li yaşlarında 125 uzun mesafe bisikletçi üzerinde yapılan bir çalışmada ortaya çıkan veriler bunların 20 yaşında olabilecek bir bağışıklık sistemine sahip olduğunu işaret etmekte.

Son günlerde okuduğum diğer bir araştırma yazısı : “A positive change in physical activity level over time was associated with higher pain tolerance. Your total activity level might decide how much, as more seems to be better.” Mealen fiziki aktivite yani egzersiz, spor acı eşiğini yükseltiyor ve acılara karşı tahammül sınırını yükseltiyor diyor. Yani spor yapmış olmakla hem acı eşiği yükseliyor ve hemen ameliyata başvurulmuyor hem de bağışıklık sistemi güçlendiğinden iyileşme daha çabuk oluyor. Bunu ilgili doktorlar da okusa, bilse en azından gelen hastayı tedavide daha sağlıklı bir yaklaşım sağlayabilir.

Last but not least, arkadaşım Suha Futacı’nın babası ile ilgili dün yazdığı, iki ay sonra 100 yaşında olacak, Allah uzun ömür versin,eski ve nesli tükenmiş klasik doktorlardan hocaların hocası Ahmet İhsan Futacı, tevellüt 1924, “dün hafif soğuk algınlığı ve hafif ateşi vardı. Bir parol bile içiremedim. Lüzumsuz ilaç almaz, yazmaz. Kortizonlu ilaç çok mecbur olmadıkça vermez. Merhem bile olsa.”

Bu durumda bana hemen ameliyat dayatan bu özel hastane ve özel muayenehane prof ları neden bu yöne ittiğini anlamak için pek zeki olmak da gerekmiyor sanırım ve de insan sağlığının sadece kendi elinde, inisiyatifinde olduğu, başkalarına bırakmayacak kadar değerli olduğu, el elin eşeğini türkü söyleyerek aradığını, dışarıda çok vahşi bir ortam olduğu her zaman akılda tutulmalı.

Doctor killed my uncle

Ankara, 9 Kasım 2023

Güncellemeler:

  • 10 Kasım ilk yürüyüş denemem, 5K
  • 12 Kasım, yürüme-jogging, 5K
  • 13 Kasım Yürüme- Jogging-Koşu, 6K
  • 7nci hafta sonu: %90 iyileşme, hafif hatırlatma gıdıklamaları var, özellikle hafif koşular sırasında.
  • 8’inci hafta: yine internet üzerinden elde edilen bilgiler doğrultusunda sitemizin kapalı yüzme havuzunda sırtüstü yüzme seanslarına başlandı. Sanki bayağı bir faydası oluyor, özellikle yüzme sonrası sauna da bayağı etkili.
    Profesör, beyin sinir cerrahi, fizik tedavi tıp adamları tarafından acil olarak önerilen kesme biçme ve omurgaya plastik yerleştirme işlemi yerine yine tıbbın hiç sevmediği İNTERNET doktorculuğu sayfalarında önerilen en az 8 hafta bekle ve gör önerisi daha rasyonel bir seçim olmuş gibi.
  • 9 hafta bitti, artık recovery koşulara başladım, şükür.
  • 10 ncu hafta, koşu ve yüzmeye devam…
  • Hedef 14 Mart 2024 Tıp Bayram koşusuna katılmak…

Hap mı, Koşu mu?


BigFarma efsanesi giderek genişliyor. İlaç firmalarının insanları önce hasta edip sonra çare sunmaları senaryoları tam gazla devam ediyor. ABD başta olmak üzere önce kandaki glikoz oranının ilaç kullanma seviyesini 130’dan 100 düşürmesi, buradan yeteri kadar nemalanıp patent dönemi bitince kolesterol hikayesi ile milyonlara statin kitlemeleri ve bunun da patent hakları bitip tatlı karlar sona erince yeni çareler aramaları ortaya çıkmakta. Ne idüğü belirsiz Covid senaryosu sonrası milyarlarca aşı, testi ilaç hatta Trump önerisi ile çamaşır suyu satışları da hala soru işaretini koruyor bazı çevrelerde.

Şimdilerde yeni fakat çok daha büyük bir hedefe yönelik bilimsel(!) açıklamalar ardı ardına. Yıllarca süre gelen etkin bir zayıflama yöntemi arayışı diyetler, egzersizler derken nihayet insanların en kolayına gelecek bir yöntemle halledilecek gibi lanse ediliyor. US FDA tarafında daha önce diyabet hastaların kullandığı  2021 yılında onaylanan iğne şeklindeki bir ilaç(!) obezitenin bir hastalık olarak tanımlanması sonrası epey ses getiriyor.

Bu konudaki araştırmalar devam ederken yapılan açıklamalar “semaglutide” enjektesinin (Semaglutid  glukagon benzeri peptid-1 reseptör agonisti olarak, insülin üretimini artırarak kan şekeri seviyesini düşürüyormuş) zayıflama konusundaki etkinliğini göklere çıkarmakta. Bu şekilde zahmetli ve yorucu egzersizler ve bıktırıcı diyetler ve yaşam tarzındaki değişiklikler yerine bir iğne ile sorunu kökünden halletmişler.

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Bu ilacın aylık maliyeti 1.000 USD (Türk parası ile 30.000 TL) ve ölene kadar kullanılması gerekiyor. Yani bir kaç ay kullanıp zayıflayayım derseniz olmuyor, bırakırsanız yüzde elli fazlası ile geri geliyor kilolar.

Şimdi biraz matematik ve business: Sadece ABD %70 obez, bunu gözlerimle de gördüm, herkes de görebilir. Bunun için öyle büyük hesaplar, istatistiki yaklaşımlar gerekli değil. Sadece bir alışveriş merkezi önünde alışveriş yapan eşinizi beklerken gelen obezleri saymanız yeter. Hadi %50 potansiyel müşteri olsun. Yani 170 milyon obez amerikalı. Aylık 170 milyar dolar, yıllık 2 trilyon dolar.  Bizim bütçenin 3 katı. Bunu bir de dünyaya yaydınız mı ilk 10 ülke GDP (65 Trilyon USD) haricinde tüm 190 ülke GDP toplamı (35 T-USD) bir bütçe.

Bir taraftan yine trilyonlarca dolar junk-food ve yine trilyonlarca dolar sanal alem de oturma karşılığı trilyonlarca dolar ile şişirilen insanlar buna karşılık bunları biraz hafifletme için trilyon dolarlar. İnsanlar arada pinpon topu gibi gidip geliyor, özellikle gelişmiş ülke garipleri. Gelişmemiş insanlar bu oyunda çok karlı ne kilo aldıracak paraları var ne de bu kiloları atma gereği, zaten yemedikleri ve sürekli mecburi spor yaptıklarından yürüme, çalışma…

Konuyu biraz deşince bu konudaki yazıların genelde, her ilaç da olduğu gibi, bu ilacın patentini elinde tutan BigFarma denilen arkadaş kontrolünde olduğu hemen anlaşılabiliyor; ya kendi sitelerinde ya reklam verdikleri mecralarda ya da bitr şekilde etkiledikleri bilim insanları yazılarında.

Farmakolojik açıdan her ilacın bir çaresi yanında bonus olarak sunulan bin yan etkisi burada da ortaya çıkar yakında, yok mide, yok böbrek, yok demans. Halbuki homo sapiens açlık dönemlerinde kullanmak üzere stoklu olacak şekilde evrimleşmiş. Kimi stok alanı daha fazla kiminin az. Bunlara set çekmek ilkokul fen-bilgisi dersindeki vücut sistemlerinde bile açıkça zarar olduğu yazılıyor.

Bitcoin türevleri  olayında olduğu gibi ya da en meşhur Banker Kastelli bize kolay para kazanmanın risklerini mecaz ederken, daha da kıymetli ve varlığımızın, mutluluğumuzun dayanağı sağlığımız konusunda kolayca kilo vermek (banker olaylarında kazanma varken, burada kayıp önde) bu kadar kolay olmasa gerek.

Bence bu kolay yollara gitmektense 3-4 gün, günde bir saatçik hareket çok daha ucuz, kolay, risksiz hatta üstüne sağlık, sosyal, psikolojik her açıdan daha olan en basit bir koşu ilacı acısız ve reçetesiz daha iyi olmaz mı?

Eskişehir, Aug 9,2023

The Fast Track to Leadership

Does the act of regularly lacing up one’s running shoes pave the path to becoming a remarkable leader, or do exceptional leaders gravitate towards the rhythm of regular runs?

The relationship between running and leadership is not necessarily one-directional. Engaging in regular running can develop qualities that can contribute to leadership, and being a good leader can lead individuals to prioritize activities like running for their personal well-being and effectiveness. It’s important to note that leadership is a complex combination of various skills and attributes, and running alone is not a definitive factor in determining someone’s leadership abilities.

Regular running can help individuals develop qualities such as discipline, resilience, perseverance, goal-setting skills, and a commitment to personal growth. These attributes can contribute to their ability to lead effectively. By cultivating these qualities through running, individuals may enhance their leadership capabilities and become good leaders.

On the other hand, managers exhibiting leadership qualities have already acknowledged the significance of engaging in activities like running and other forms of exercise to uphold their overall well-being and leadership skills. By incorporating running into their routine, they effectively maintain their physical fitness, manage stress, and preserve mental clarity, resulting in a mutually beneficial outcome for both themselves and the organizations they lead.

Physical fitness is essential for overall health well-being and productivity. Exercising regularly, especially running provides high level fitness and confidence that positively impact physical and mental health, higher energy , low stress, better sleep quality, self-confidence and longer working potential with longevity meaning you can add many years to your work-life. That leads a healthier, happier and more productive life span.

Drawing from the most recent research, this book uncovers the numerous advantages of running, encompassing both physical and mental well-being. It delves into how running not only enhances cardiovascular fitness but also boosts cognitive capabilities and aids in stress reduction, serving as a cornerstone for fostering a robust and concentrated mind. However, the benefits of running don’t end there.

‘Running to Success’ highlights the valuable parallels between running and effective leadership. The discipline, goal-setting, and perseverance required to conquer a challenging run mirror the qualities essential for navigating complex business environments. Through inspiring stories and practical techniques, readers will discover how running cultivates discipline, sharpens goal-setting skills, and nurtures resilience, directly translating into improved managerial performance.

Furthermore, this book explores the impact of emerging technologies on the future of management, with a specific focus on artificial intelligence (AI). As AI continues to reshape industries and workplaces, ‘Running to Success’ examines how running can complement and enhance AI-driven leadership. It explores the unique perspective and creative thinking that running fosters, enabling leaders to navigate the complexities of an AI-powered world.

Beyond the individual, ‘Running to Success’ explores the broader impact of running in the professional realm. It unveils the networking opportunities that arise from shared running experiences, and how running can foster teamwork, collaboration, and motivation within organizations. Additionally, ‘Running to Success’ provides insights on time management strategies, mindfulness practices, and implementing running programs in the workplace, allowing leaders and managers to optimize their personal and team performance.

By the final page, readers will be equipped with the knowledge and inspiration to embark on their own running journey, unlocking the full potential of their leadership abilities. ‘Running to Success’ is a compelling guide for aspiring and seasoned leaders alike, revealing the transformative power of running exercise in achieving managerial excellence, personal fulfillment, and adapting to an AI-driven future.

Yapay zekalar Chatışıyor

2023 artık AI-Artificial Intelligence-yapay zeka ne derseniz deyin iyice su yüzüne çıkmaya başladığı dönem oldu. Özellikle bu işin merkezi ABD, hatta da zoomlarsak Silicon Valley’den çok uzakta teknolojinin ancak kırıntılarını takip edebilen bir mevkide ve anlayışta yaşamaya çalışan bizler için buz dağının üstünü bile görebilmek büyük gayret gerektiriyor.

Robotlar uzun süredir çevremizde. Çevremizde derken yine ABD’de askeri ortamlarda, savaşlarda drone ve mayın tarayıcı olarak donanım olarak vardı, zaten. Yeni olan ya da bizim yeni görmeye azıcık ucundan kullanmaya çalıştığımız AI, chatGPTB, Bard ve diğerleri yıllarca alışık olduğumuz Google, Yahoo, Safari gibi arama motorlarını pasif bir arama motorundan çıkarıp karşılıklı sohbet edilebilecek, bir çok konularda danışa bileceğimiz belki insan danışmanlardan çok daha geniş kapasiteli, bu hali ile bile, sür’atli, kapris yapmadığı gibi her türlü kaprisimizi çeken, kızıp küfür etsek bile(ben yapmam da) özür dileyen bir muhatap oluşturdu.

Derdinizi açabilirsiniz, her konuda sohbet edebilirsiniz. Sınav ve ödev sorularınıza mükemmel yanıtlar alabilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi sınav sorularını konu, seviye, sayı ve yöntemini belirterek birkaç saniyede alabilirsiniz. 

Bu daha benim beleş olarak kullandığım chatGPT3. Bard’dan fazla yararlanamıyorum nedense. Daha bunun paralısı chatGPT4 var resim eklenen ve bu yılın sonuna gelecek video işleyebilecek GPT5 var. Şimdilerde bahsedilen GPT6’nın nelere kadir olabileceğini bilemiyorum.

Yakında bu chatGPT ve benzeri özel alanlarda yetiştirilmiş chatbotlar her türlü teşhis, tedavi tıp alanında, hukuk alanında tüm kanunları ve içtihatları ezbere bilen ve anında derleyebilen, eğitim alanında bin tane öğreticiden çok daha etkin ve kısa sürede talebe yetiştirebilen, dil öğreten, çocuk eğleyen, psikolojik danışmanlık veren, finansal durumunuz ayarlayabilen hatta aile içi ilişkileri hatta toplumlararası ilişkileri de en rasyonel biçimde yönlendirebilen halde ve çok yaygın olarak hayatımıza girecek.

Bu anda hemen karşı fikirler çıkıyor ortaya tabi. Yeni öğrendiğim GPTZERO bunlardan biri. GPTZERO yüklediğiniz dokümanların gerçekten insan tarafından mı yoksa AI kaynaklı mı olduğunu belirlemek üzere tasarlanmış. Son zamanlarda uzaktan sınavlarda ya da ödevlerde yan tarafta soruları chatGPT’ye sorma modası yaygınlaşmış, bilimsel yazılar, doçentlik, profesörlük kitapları garibim chatGPT’ye yaptırılır olmuş, hatta arkadaşlara samimi mektuplar, kutlama mesajları hep bu dilsiz uşağa yaptırılır hale geldiğine dair kuvvetli deliller var.

Şimdilerde bir çok üniversite eskiden “plagiarism” yani aşırma denen internetten ya da mevcut yayınlardan yapılan alıntıları denetlerken bu GPTZERO ile bunun AI yani bilgisayar sohbet robotu tarafından mmı yoksa normal homo sapiens eliyle mi yazıldığını denetlemeye başlamış.

Ben iki GPT’yi Chatıştırıyorum şimdilerde. Şöyle ki önce bir metni GPTZERO soruyorum, eğer bu makine tarafında yazılmış raporu veriyorsa, chatGPT copy-paste yaparak bak bunun senin tarafından yazıldığı çakılmış, biraz basit hale getir de anlamasınlar yeniden yaz diyorum. Onun yazdığını bu kez GPTZERO tekrar soruyorum. Böylece Chat’leri Chatıştırarak bişeyler kapmaya çalışıyorum.

Nasıl mı?
Önce GPTZERO tarafından AI yazımı olduğu idda edilen bir pasajı chatGPT’den rica ettim. Oda bana, ne demek, emrin olur anlamında

dedi ve pasajı yeniden düzenledi, güya GPTZERO kandıracağız.
Yemedi GPTZERO :

Altına da şunları ekledi:
The nature of AI-generated content is changing constantly. As such, these results should not be used to punish students. While we build more robust models for GPTZero, we recommend that educators take these results as one of many pieces in a holistic assessment of student work. 

“Practice makes perfect”. Ne kadar doğru. Şimdi şöyle bir yöntem buldum, kendi yazdığım bir pasajı daha düzgün olması için chatGPT verirken, fazla oynama, sadece gramer açısından ve çok önemli bir hata varsa müdahale et, yazıyorum. Sürpriz! İşliyor…

Bu daha başlangıç, daha neler göreceğiz. 2030’dan sonra artık olay tamamen AI kontrolüne girecek gibi. Bu nedenle enstitüler, öğretmenler, danışmanlar, bence, öküz altında buzağı aramak yerine bu tip mevcut “tools” mümkün olduğunca teşvik ederek en uygun destek ile gelişmeye katkıda bulunmalılar.

Ankara, 26 Temmuz, 2023