Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Koşu -1

Bu sitede “meglio tardi che mai-geç olsun hiç olmasın”  özdeyişinin en çok işlendiği konu spor ve koşu oldu. Zaten bu siteyi açmamda ki motivasyon 60 yaşa yakın başladığım koşu olayı sayesinde edindiğim, gördüğüm, yaşadığım deneyim ve bilgi  birikimi. Koşu ile ilgili yaptığım egzersizler, katıldığım yarışlar ve özellikle okuduğum son derece yeni ve bilimsel yazılar, ki maalesef bunların tamamı yabancı kaynak, olayın ne kadar geniş fakat bir o kadar da çok alanda etkin olduğu yönünde. Bu konuda yaptığım literatür taramalarında genelde koşunun sınırsız ve sürekli yeni eklenen konulardaki faydaları hep genel olarak anlatılmakta, obeziteden başlayarak, şeker, tansiyon, kalp ve dolaşım, psikolojik sorunlar, kemik erimesi, ömrü uzatması gibi bir çok konuda çok genel yazılar hep birbirini tekrar eden magazin ve gazete haberlerine rastlıyorum. Ancak konuya ilgi duymaya başladıktan sonra “algıda seçicilik” kavramı kapsamında etraftan duyduğum her olayı koşuya nasıl bağlarım şeklinde bir merak sonucu her olumsuzluğu koşu ile incelemeye ve bu şekilde alternatif bir çözüm önerisi haline getirmeyi düşündüm; bu da yeni bir konu serisi oluşturdu benim için.

Olaya baştan başlamak istedim, başın ve vücudun en önemli organı olan  beyinden. Obsesif Kompulsif Bozukluk-OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan beyinle ilgili bir  hastalık, kısaca takıntı hastalığı: Temizlik ve düzen takıntısı, başkasına zarar vermekten korkma, çocuğumun başına bir şey gelecek korkusu, sayılara takma…Yirmi yaşından itibaren de ortaya çıkıyor, yani tüm yaşamı zehir edecek cinsten istenmeyecek bir durum. Tabi fiziki olarak bulgu veren ve derecelendirmesi, fark edilmesi güç olan bir durum, aşırı düzeyde olanlar hariç. Eskiden ilaç tedavisi de pek yok. Meşhur Freud tedavileri ve filmlerdeki çocukluğuna döndürme seansları dışında zaman ve para gerektiren ve  başarısı düşük tedaviler nedeniyle yaygınlığı bilinememiş yıllarca. 20 YY ortalarından itibaren geliştirilen ilaçlar ve psikolojik tedavilerin birlikte kullanımı ve insanların gelir, sosyal düzeylerindeki artışlar nedeniyle tedavi isteyenlerin çoğalması ile elde edilen rakamlara göre yaygınlığı %2-3 olarak hesaplanıyor, yani 150-200 milyon kişi OKB hastalığına yakalanmış ve yeni doğanlar yakalanacak, hastalığın genetik nedenleri ile çevresel etkiler yanında.

Bu güzel kızın adı Claudia Barnett, 20 yaşlarında OKB teşhisi ile antidepresan alıyor fakat pek de faydasını göremiyor, takıntılar devam ediyor bu çağda hayatını zehir edercesine. Claudia aynı zamanda omurgasını sakatlamış bir olayda. İlaç ve tedaviler pek fayda etmeyince bu yaşımda sağlıklı ve mutlu olamazsam ne zaman olacağım diye iyice karamsarlığa düşmüş. Bir gün yolda yürürken bir iyilik perisi çıkar karşısına ve dile benden ne dilersen diye sorar; o da sağlıklı olmayı ister ve de peri elindeki sihirli değneğini sallayarak Caludia’yı takıntılarından kurtarır. Olay masallarda ki gibi tam da bu şekilde gelişmese de benzer bir şekilde gelişir. Caludia bir gün koşma ile ilgili bir yazıyı okuyunca hayatı değişmeye başlar. Bunlar yabancı olduğundan bizim gibi sürekli dizi, maç izlemez çoğunlukla okurlar, nedense. (Yıl 205, Boston’da kar alarmı verilmişti. Normalde bu durumda insanlar yiyecek stoklar, kırda, köyde ise odun stoklar. Bir kitapçı da idim. Bir dergi alıp sıraya girdiğimde insanların sepetlerinde bir çok kitap ile sırada olduğunu fark ettim, sorduğumda bu kışta kıyamette dışarı çıkamazsak okuyacak bir şeyler olsun cevabı almıştım.)  Koşmaya karar verir. Benim gibi önce 5K dener, kendini acayip iyi hissetmeye başlar ve olay bildik biçimde devam eder: 10K daha fazla. Caludia şimdi eğer omurgasındaki sakatlıktan kurtulursa Londra Maratonunda koşmayı hedefliyor.

“Bir çiçekle bahar olmaz” diyenler için en son yayınlanan akademik yazılardan bu konuyu destekleyici istatistiki anlamlılıklarını da daha sonra yayınlamayı planlıyorum, hatta bu konuda kendi akademik yazımı da hazırlayacağım…Yaşamkent, 20 Nisan 2018

Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Koşma -2   

Sıradaki konular:
-Diabetes Mellitus ve Koşu
-Kalp Sağlığı ve Koşu
-Tansiyon ve Koşu
-Diz Sağlığı ve Koşu
-Akıl Sağlığı ve Koşu
-İnovasyon ve Koşu
-Stress ve Koşu
-Uyku Bozuklukları ve Koşu
-Hayatta Başarı ve Koşu
-Okul Başarısı ve Koşu
-Sigara ve Koşu

 

Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Koşu -2

Depresyon ile ilgili genel semptomlar: Ruhsal çöküntü, ilgisizlik, iştah değişikliği, yemek istememe ya da yemeğe düşme, uyku bozukluğu, psikomotor ajitasyon (bunun tanımı için internete bakmak gerekiyor, bayağı uzun), yorgunluk, kendini değersiz hissetme, konsantrasyon eksikliği ya da bozukluğu, sürekli ölümü düşünmek…Bu liste uzar gider, kısaca karamsarlık ve olumsuzluk diyelim.

Yapılan araştırmalardan elde edile sonuçlara göre aerobik egzersizler genel stres ve ansiyete düzeylerini azalttıkları gibi hafif-orta şiddette seyreden depresyon semptomlarında gelişme sağlamaktadır. Aerobik yapma ve OKB arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırmada, bu hastalık nedeni ile tedavi görmekte olan hastalara, tedavilerine devam ederken 12-hafta boyunca orta ve yoğun seviyede koşu egzersizi eklemişler. Ortaya çıkan bulgularda OKS semptonlarının şiddeti ve frekansında anında iyileşme görülmüş. Ayrıca bu 12 hafta boyunca da bu iyileşme artarak devam etmiş.  Araştırmaya katılan hastalarda bu iyileşme program sonrası altı ay daha devam etmiş.

Koşmak Neden İyi Geliyor
Bu tip egzersiz ve koşmanın belirtilen semptomları azaltmada çeşitli etkileri olmakta. Öncelikle koşmak beynin biyolojik yapısını etkilemekte. Fareler üzerinde yapılan deneylerde klasik tekerlek döndüren farelerin beyinlerinde yeni nöron bağlantıları oluştuğu gözlemlenmiş. Egzersiz-koşu “büyüme faktörlerini” salınımına bu da nöronların yeni bağlantılar oluşturmalarına sebep oluyor. Yine egzersiz-koşu endorfin salınımını tetiklemekte, mutluluk hormonu olan endorfin kimyasal olarak stresin önüne geçerken mutluluğu artırmakta.

Egzersiz self-esteem,özsaygıyı artırmakta. Sürekli egzersiz yapan kişi fiziki ve mental olarak çok daha iyi hissetmekte ve biyolojik olarak gelişmektedir: Kalp atım hızı, tansiyon, kan şekeri, diğer binlerce endokronolojik sıvılar fark edilecek seviyede artmakta zararlı olanlar azalmaktadır.

Egzersiz-koşma insanı çok daha fazla sosyal hale getirmektedir. Sosyal-medya ile sosyalleştiğini zanneden bugünkü teknoloji-bağımlısı fakat tersine sosyalleşme aksine spor salonlarında olsun, yarışlarda olsun yeni bir grup arkadaşlığı oluşmaktadır. Bu sadece yaşıtlara ya da mesleğe bağlı klasik gruplaşmadan farklı olarak her yaş, sınıf, eğitim, meslek gruplarındaki insanları tek ve faydalı bir ortaklığa götürmektedir.

Egzersiz konuya olan ilgi artışı ile konsantrasyon ve ilgisizliğin üstesinden gelebilecek yeni ve faydalı bir uğraşa kapı açmaktadır. Üye olduğum koşu sitelerinde paylaşılan konular, koşu ayakkabısı seçimi, koşu saati, kompresyon çorabı, koşu şortu hepsi yeni ilgi alanları oluştururken, koşularla ilgili PR (kişisel rekorlar), Türkiye rekorları, dünya rekorları hep yeni pencereler açmaktadır. Youtube ya da diğer sitelerde dünyanın en hızlılarını ya da maratonu iki saatin altına çekmeyi deneyen dünya çapındaki projeleri izlemek, bu kişileri tanımak, hepsi faydalı ve yeni ilgi alanları oluşturmaktadır. En önemli özelliğimiz olan iki ayak üzerinde yürümenin ve koşmanın basit bir mekanik ve beyin faaliyeti olarak düşünenler yanılmaktalar. Koşu sayesinde nasıl adım atılacağı, yere nasıl basılacağı, nasıl duruş sergileneceği, nasıl nefes alıp-verileceği hep yeni öğrenilecek bilgiler. Bunların çoğuna doktorlar bile vakıf değiller.

Bütün bu biyolojik, sosyal, fizyolojik gelişimler, bence çok ciddi olmayan tüm hastalıklarla birlikte OKB alıp götürecek bir akım olarak, çok ciddi olaylarda bile tıbbi tedavilerin en önemli desteği olacak gibi. Özellikle de gelişen ve geliştiği oranda insanı yalnızlaştırarak genlerinde olsun olmasın OKB için değerlendirilmesi gereken iyi bir seçenek. Sürekli ilaçlara bağlı olmaktansa günde 30 dakikadan başlayacak bir süreyi feda etmek bir dizideki reklam süresinden bile çok kısa.

Epigenetic Etkiler
Tüm bunlardan daha önemli bir konu da “epigenetic” olarak elde edilecek ve aktarılabilecek özellikler. Epigenetic ne demek?  Son 20-30 yılın en önemli ve en hızlı gelişme genetik biliminde. Fakat buna rağmen henüz bir arpa boyu yol alınmış durumda. 2003 yılında insan genom haritası ortaya konulmasından sonra elde edilen gelişmeler ile insan ve diğer bir çok canlı genleri ile oynanabilir hale gelmiş ve hatta sentetik canlılar (lego gibi oluşturulan DNA dizilerinin bakteri hücresi çekirdeğine konulması ile ortaya çıkan yapay canlı) ortaya çıkarılmıştır.  Ancak DNA üzerindeki genlerin birbiri ile ilişkileri o kadar karmaşık ki, hâlâ, tam kontrol önümüzdeki 15-20 yıl içinde ancak sağlanabilecek. Hâl böyle iken bir de bu genlerin işlev yapma sırasında etkilendikleri çevresel ve rastlantısal anahtarlamalar ile genotip aynı olmasına rağmen fenotip değişimler, nesilden nesile de aktarılabilmektedir. 

Bunun konumuz üzerinde yorumu ise: Doğuştan aktarılan DNA yapımız ve genlerimiz bizim yapımızı, hastalıklarımızı, zekâmız, diğer biyolojik ve buna bağlı psikolojik oluşumumuzu şekillendirirken, ilave olarak yaşam biçimi, yediğimiz-içtiğimiz, çevremiz ve diğer bilinmeyen rastlantısal etkilerle bu genlerin işlevi sırasında oluşturacakları değişiklikler hem bizim yaşantımızı etkilerken, bizden sonraki nesillere de aktarılabilmekte olduğu. Altmış yaşından sonra bile spora başlansa, 60 yıllık DNA’mızın “Gen expression-Gen İfadesi” değişebilmekte, yani bu yaştan sonra yıllar içinde oluşan biyolojik ve buna bağlı psikolojik yapımız değişebilmektedir. Bu değişim spor yapma ile oluşuyorsa çok olumlu yönde olmakta, beyinde yeni nöron yapıları oluşmakta, kalp kasları, diğer kaslar, kemik yapısı, endokronolojik oluşumlar hep olumlu yönde gelişmektedir. 

Altmış yaşında elde edilebilecek bu olumlu kazanımlardan daha önemlisi ise henüz  potansiyel anne-babanın egzersiz-koşma ile elde ettiği epigenetic yapıyı çocuklarına aktarabilme şansı; kendi anne-babadan hasbelkader gelen genlerin bir kader olarak kalmayıp hem kendi yapımızda hem de gelecek nesillerde değiştirilebilmesi.  Bu durumda bilimsel gelişmeler ve araştırmalar spor yapma-koşma-egzersiz işlevini artık kişinin kendi bileceği iş olmaktan çıkarıp gelecek nesiller için mevcut DNA’mızın geliştirilmesi ve çocuklarımızın daha sağlıklı olması için bir gereklilik olarak önümüze sürmektedir. 

Kısaca spor-egzersiz yapmakla: Kendi biyolojik ve psikolojik yapımızı olumlu yönde değiştirebilme olanağı, gelecek nesillere düzeltilmiş fenotip oluşturabilecek epigenetic yapı aktarmayı, hâlen çocuklarımız varsa yine sporla epigenetic yapılarını değiştirebilmeyi ve bu noktadan itibaren artık kaç nesil gelecekse hepsinde etki bırakmayı, ister kalp, ister şeker, isterse psikolojik hastalıklar; OKB, depresyon, dementia (Alzheimer, Parkinson vb) kayıtlardan silmeyi sağlamış oluyoruz.
Yaşamkent, 20 Nisan 2018

Koşu İlacı ile Tedavi

Sağlık ve uzun yaşam konusunda, koşu yapmak kadar büyük ve yararlı olabilecek ne diyet,ne ilaç, ne gen tedavisi, ne ameliyat, ne ilaç niteliğinde olmayan aktar malzemeleri ne de kök hücre tedavisi yoktur. Eski olsun yeni olsun tüm araştırmalar -fakat yeni olanlarda daha etkin ve yüksek güvenirlikte- düzenli koşu ve egzersiz yapmak kanser, diyabet, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon ve demans başta olmak üzere tüm hastalık risklerini azaltıcı etki yaptığını ortaya koymakta. Basitçe söylemek gerekirse koşmak ve egzersiz her derde deva bir ilaçtır.

Dünyanın en öldürücü hastalıkları, koroner kalp hastalığı (CAD) , inme-felç (stroke), solunum hastalıkları, KOAH, kanser, diabetes, Alzheimer, İshal, tüberküloz (hala) ve siroz olarak sıralanıyor 2017 verilerine göre. Bu hastalıklara kimi bölgelerde yoksulluk ve kötü çevre şartları, kimi bölgelerde zenginlik ve rahat neden olmakta. Aslında önlenebilir çoğu, hastalık süresince de genelde ilaç ve diğer tıbbi müdahaleler ile iyileştirmeye doğrusu hayatta tutmaya çalışılır, düşük yaşam kalitesinde bile olsa. Bu evreler çok acılı, acıklı ve masraflı olur hasta olana da akrabalara da, ülkeye de, dünyaya da.

Bu hastalıklarla bağlantılı olarak ya da kendi başlarına ilaç kullanmadan sadece egzersiz ve koşu ile halledilebilecek en yaygın tıbbi durumlar, klasik bir deyişle “Top 10” şu şekilde sıralanmış literatürde:

  1. Yüksek Tansiyon
  2. Kolesterol Dengesi
  3. Tip II Diabetes
  4. Depresyon
  5. Kalp Hastalıkları
  6. Ansiyete
  7. Arthritis
  8. Osteoporosis
  9. Fibromiyalji
  10. Grip ve Soğuk Algınlığı

Bunlara ilave olarak egzersizle tedavi edilebilecek durumlar topuk ağrıları, kronik bel ağrıları, fıtıklar, siyatik şikayetleri, boyun ve omuz sorunları, obezlik vb gibi uzayıp gider.

Bunların yaygınlığı ve sıralaması yıldan yıla değişebilir; fakat yaygınlık için genel olarak %100 diyebilir miyiz? Bence evet, en azından her kes yılda en az bir kere grip ya da soğuk algınlığı geçirir. Kolesterol desen zaten yeni belirlenen kriterlere göre herkesin ilaç kullanması isteniyor. Diabetes denen şeker hastalığı da öyle. Dizi, beli ağrımayan, özellikle 50 yaş üzeri osteoporosis ya da arthiritis teşhisi konmayan kaç kişi tanırsınız. Ya depresyon, ansiyete, bu devirde bu kalabalık şehirlerde yalnız başına kalan, gelecekten ümitsiz sekiz milyar insanın çoğunluğu.

Bu listede olsun olmasın hangi şikayetle gidilirse gidilsin, sağlık merkezlerinden mutlaka bir reçete ile çıkılır eğer ucuz kurtulup detaylı tetkik istenmezse. Bu ilaçlara ve tahlillere tonla para ve zaman harcanır. Özellikle ABD’de bir antibiyotik 100-200 dolar. Bazıları alternatif tıp diye yine ilaç benzeri maddeleri tercih eder.

Halbuki bütün bu olumsuzluklar için çok basit, eğlenceli, çok az masraf gerektirecek yeni bir ilaç var piyasada, insanlığın varoluşundan itibaren, egzersiz, koşma, yürüme.

Yüksek Tansiyon düzenli kardiyo egzersizleri, koşmak bunların başında olmak üzere,  ile tedavi edilebiliyor., biraz da yeme içmeye dikkat edilerek.

Kolesterol  yine düzenli kardiyo  ve güç egzersizleri ile tedavi edilebiliyor., biraz da yeme içmeye dikkat edilerek. Koşu sayesinde HDL artarken LDL ve trigliserit azaltılabiliyor.

Tip II Diabetes Haftada 5 gün başlangıçta 30 dakikalık bir yürüme, hafif koşu, daha sonra kilo verdikçe ve vücut alıştıkça isteğe bağlı daha uzun ve şiddetli koşular bu hastalığı tamamen genlere gömebiliyor.

Depresyon Araştırmalar koşu ve egzersizin piyasadaki herhangi bir anti-depresandan kat be kat fazla etkin ilaç olduğunu yazıyor. Burada da Haftada 5 gün başlangıçta 30 dakikalık bir yürüme, hafif koşu, daha sonra kilo verdikçe ve vücut alıştıkça isteğe bağlı daha uzun ve şiddetli koşular bu hastalığı tamamen genlere gömebiliyor.

Kalp  Egzersiz kalp ve dolaşım sistemi için en etkin ilaç.

Ansiyete Doğal yollardan bu dertle baş etmek istiyorsak menüye haftada 5 gün koşu eklemek yeterli oluyormuş.

Arthritis Ne kadar fazla hareket o kadar iyi sonuç, sanılanın dedikoduların aksine.

Osteoporosis(Kemik erimesi) Yaşlandıkça kaçınılmaz olarak gelen bu dert için kemik yoğunluğunu artırıcı güç egzersizleri, koşu, ağırlık kaldırma en iyi ilaç, tabi ilaca erken başlayıp, kemikler cam gibi olmadan önce tedbir almak şart.

Fibromiyalji Tabi kemikler gittikçe bunlara bağlı kaslarda eskiyor ve ağrı başlıyor. Bunlar için de zamanında ve yeterince egzersiz, koşu, yürüyüş ilaç olarak her zaman için müsait.

Grip ve soğuk Algınlığı “Çivi çiviyi söker”. Bu duruma düşmeden yapılacak egzersiz, soğuk hava koşuları zaten grip önleyeceği gibi, eğer bir şekilde virus kapılmış ise yine ama bu sefer belki kapalı bir alanda koşu ve egzersiz, virüslere karşı en etkili ilaç.  Zaten grip ya da soğuk algınlığı için sadece belki burun akması ya da ağrıya karşı klasik ilaçlar verilir. Ancak koşarak bu hastalıklar, çok ileri dereceye getirmemiş isek, tedavi görebiliyor.

Koşu şurup ya da hap şeklinde  düşünülürse, bu kadar yaygın hastalık artı bunlardan çok daha fazlası daha az bilinen sorunların tümüne için verilebilecek, her gün kullanılabilecek  yegane ilaç oluyor. Örneğin şeker hastalarına verilen ilaç farklıdır, tansiyona ayrı, kolesterol farklı, tüm hastalıklarda bir ya da birde fazla ilaç yazılır. Çevremde günde 20-30 çeşit ilaç kullanan kişileri görüyorum Halbuki koşu hapı tüm sorunlar için tek. Diğer taraftan tüm kimyasal ilaçların prospektüsüne bakın onlarca yan etki; bir organ tedavi edilmeye çalışılırken diğeri bozuluyor. Tek yan etkisi olmayan deva : KOŞMAK…

Bu yazıda genel olarak yer verilen koşu ilacının her hastalık için detaylı etkileri, yan etkileri ayrı ayrı incelenerek bu sitede yayınlanmaktadır. Ankara 12 Mayıs 2018

EpiGenetic-Koşma-Yaşam Kontrolü

Mevcut Genetik Yapımız-DNA yapısında bulunan genlerin işlevsel hale gelip-gelmediğini ya da nasıl çalıştığını inceleyen ve bu konularda aktif rol almaya çalışılan Biyoloji-Genetik-alt bilim dalı olarak tanımlanmakta, EpiGenetik.

Bu tip yeni kavramlarda sürekli etimolojik kökene bakmak konuyu daha baştan anlamaya yardımcı olmakta: “Epi-” öneki Türkçe tıp sözlüklerde üstünde, üzerinde olarak geçmektedir. Ancak yabancı kaynaklar ve özellikle bu konuda çalışma yapan EpiGenetic üzerine kitapları ve yayınları bulunan Prof. Nessa Carey EPİ önekinin Yunanca “on, in addition to, as well as” gibi bir kök anlama geldiğini yazmakta. Ona göre  “epigenetics” genetik olarak bir olay tam olarak açıklanamadığında ilave olarak devreye giren başka bir özellik olarak tanımlanabilir.  

Bu konu bundan sonra gelecek hastalık ve koşu dizileri için temel oluşturması ve tümü üzerinde etkileri olacağından, bilimsel bir dilden çok basit, temel kavramlarla ilgili kısa bilgiler de yararlı olacaktır.

Bilindiği gibi hücre her insanı oluşturan temel yapı taşı. Bu vücut içinde oluşturulacak tüm faaliyetler için gerekli direktifler hücre çekirdeğinde bulunan bir kimyasal DNA- deoxyribonucleic acid, üzerinde yazılıdır. Biz insanların DNA’sı yaklaşık üçmilyar harf-nükleotid çiftinden oluşmakta.

Bu harfler yanyana gelerek bizim gelişmemizi, gerilememizi, hastalanmamızı, tipimizi, psikolojimizi kısaca yaşam yönergemizi belirliyor. Sadece insan mı? Hayır, tüm canlılar bu temel üzerine oluşmuş ve türler arasındaki farklılıklar çok fazla değil.

Bu üçmilyar harf-nükleotid 20.000+ sayıda gen oluşturmakta. Genler artık harflerden kelime ve cümleye geçişe benzetilebilir. Bu cümleler yaşamın sürmesi için gerekli proteinleri kodlamakta. Hücreler bu genlere göre gerekli ya da gereksiz proteinleri üretmekte. Bu proteinler hücrelerimizin ve organlarımızın yapı taşlarını oluşturmakta, deri, saç oluşumu, hemoglobin, vücut işlevlerini kontrol eden hormonlar, hep bu proteinler sayesinde oluşuyor.

Burada dikkat çekici bir nokta: İnsan vücudu yaklaşık 70-100 trilyon hücreden oluşmakta, yapıya, vücudun büyüklüğüne göre ve her hücredeki DNA birbirinin aynısı, aynı harflerden oluşuyor. Ancak beyin hücresi beyini, deri hücresi deriyi, göz hücresi gözü oluşturuyor. Bu konular halihazırda çok karmaşık ve üzerinde çalışılan milyonlarca proje ile her gün yeni bir keşif yapılıyor. Moleküler Biyoloji ve Genetik olarak sınıflanan Biyoloji alt dalında çeşitli alt disiplinlerde ve spesifik olarak özel konularda araştırmalar yapılıyor.

EpiGenetik devreye girdiğinde bu genlerin kontrol edilme disiplini ortaya konulmaya çalışılıyor.Diğer bir değişle her hücrede bulunan bu 20.000+ genin açılıp işlevsel hale gelmesi ya da sessizce durup beklemesi yönetiliyor. Bu nasıl başarılıyor? Bir aleti çalıştırmak için düğmesine basıp açıp kapatabiliyoruz. Vücudumuzda da böyle düğmeler olsa diye bazen düşünmez miyiz, bir gürültü duymak istemediğimizde ya da bir acıdan kurtulmak için, ya da şişmanlamamak için? Aslında  genlerimizi istediğimizde açmak istemediğimizde kapatmak mümkünmüş. Nasıl? EpiGenetik sayesinde: Ne yediğimiz, nerede yaşadığımız, kimlerle temas ettiğimiz, uyku düzenimiz ve en önemlisi seçtiğimiz yaşam şekli, EGZERSİZ yapan aktif bir olmak, ya da koltuklara yapışıp TV, şimdilerde ipad bağımlılığımız, SİGARA ve diğer kötü alışkanlıklarımız. Bütün bunlar genlerimizin açılıp kapanmasına neden olacak kimyasal DNA modifikasyonu nedeni olarak bulunuyor son araştırmalarda. Daha bir yıl öncesine kadar dayatılan şeker hastası oldunuz bundan sonra ilaç ve kontrol üzerine yaşamanız gerekli diyen tıp biliminde Prof. Canan Karatay tarafından getirilen “diyabet (şeker) ve kanser hastalığının bilinenin aksine genetik değil, yanlış beslenme ve zararlı besinlerden dolayı ortaya çıkar” yorumu EpiGenetik açısından milyonların yaşamını etkileyen doğru, cesur ve bilimsel çıkışlardandır. Alzheimer, Kanser ve daha bir çok yaygın hastalıkların, yine benzer şekilde normal ve sağlıklı durumundan çıkarılan genlerin devreye girmesi ile oluşmakta olduğu son araştırmalarda ispatlanmış bilimsel gerçeklerdir.

EpiGenetik sayesinde şimdilerde sekiz milyara dayanan insanoğlunun her biri benzersiz kılınmıştır, hatta tüm DNA yapısı birebir aynı olan tek yumurta ikizleri bile farklı yapı, hastalık ve yaşam sürecine sahiptir. Bunun anlamı doğduğumuzda bizim ana-babamızdan gelen genlerle alnımıza yazılı olduğunu düşündüğümüz, kaçınılmaz olarak, kalp, şeker, kanser hastalığına tutulacağımız, psikolojik durumumuz, yaşam süremizin artık bir kader olmadığı, EpiGenetik sayesinde bunları kontrol altına alabileceğimiz, kötü durumları ortadan kaldırarak olumsuzlukları olumlu hale çevirebileceğimiz, bunu da önce kendimiz sonra çevremizle ilgili alacağımız karar ve uygulamalarla başarabileceğimiz ortaya konulmaktadır. İnsanoğlu en azından teorik olarak  kanser, obezite, yaşlanmayı yavaşlatma gibi konuların elinde olduğu, olacağı bir dönemden geçmekte, daha ötesi ise bunların iyi yönde ve istediğimiz biçimde yönlendirme tekniğine erişmesi.

Prof. Carey tarafından verilen bir benzetme ile olay çok daha basit bir hale getirilebiliyor: Yaşam elimize verilen bir senaryo; hücreler, DNA, genler, vb aktörlerimiz.  Bu senaryo ile eskiden çekilen bir filmin 30 yıl sonra başka bir yönetmen ile çekilmiş halini karşılaştırıyor. İlkinde renksiz, siyah-beyaz çok daha farklı bir film, ikincisinde artisler, renk, manzara, efektler tamamen farklı bir film, senaryo birebir aynı. Burada yönetmen biz oluyoruz ve konulan en son araştırma bulgularına göre yaşamımızı renklendirip güzelleştirmek için çok basit iki seçenek kalıyor:1. Spor Yap-Koş-sağlıklı Ye-Çevreni Temizle  2. Ye-İç-Yat-Sonucuna Katlan

Epigenetic Etkiler
Tüm bunlardan daha önemli bir konu da “epigenetic” olarak elde edilecek ve aktarılabilecek özellikler. Genlerin işlev yapma sırasında etkilendikleri çevresel ve rastlantısal anahtarlamalar ile genotip aynı olmasına rağmen fenotip değişimler, nesilden nesile de aktarılabilmektedir. 

Bunun konumuz üzerinde yorumu ise: Doğuştan aktarılan DNA yapımız ve genlerimiz bizim yapımızı, hastalıklarımızı, zekâmız, diğer biyolojik ve buna bağlı psikolojik oluşumumuzu şekillendirirken, ilave olarak yaşam biçimi, yediğimiz-içtiğimiz, çevremiz ve diğer bilinmeyen rastlantısal etkilerle bu genlerin işlevi sırasında oluşturacakları değişiklikler hem bizim yaşantımızı etkilerken, bizden sonraki nesillere de aktarılabilmekte olduğu. Altmış yaşından sonra bile spora başlansa, 60 yıllık DNA’mızın “Gen expression-Gen İfadesi” değişebilmekte, yani bu yaştan sonra yıllar içinde oluşan biyolojik ve buna bağlı psikolojik yapımız değişebilmektedir. Bu değişim spor yapma ile oluşuyorsa çok olumlu yönde olmakta, beyinde yeni nöron yapıları oluşmakta, kalp kasları, diğer kaslar, kemik yapısı, endokronolojik oluşumlar hep olumlu yönde gelişmektedir. 

Altmış yaşında elde edilebilecek bu olumlu kazanımlardan daha önemlisi ise henüz  potansiyel anne-baba konumunda olan gençlerin egzersiz-koşma ile elde ettiği epigenetic yapıyı çocuklarına aktarabilme şansı; kendi anne-babadan hasbelkader gelen genlerin bir kader olarak kalmayıp hem kendi yapımızda hem de gelecek nesillerde değiştirilebilmesi.  Bu durumda bilimsel gelişmeler ve araştırmalar spor yapma-koşma-egzersiz işlevini artık kişinin kendi bileceği iş olmaktan çıkarıp gelecek nesiller için mevcut DNA’mızın geliştirilmesi ve çocuklarımızın daha sağlıklı olması için bir gereklilik olarak önümüze sürmektedir. 

Kısaca spor-egzersiz yapmakla: Kendi biyolojik ve psikolojik yapımızı olumlu yönde değiştirebilme olanağı, gelecek nesillere düzeltilmiş fenotip oluşturabilecek epigenetic yapı aktarmayı, hâlen çocuklarımız varsa yine sporla epigenetic yapılarını değiştirebilmeyi ve bu noktadan itibaren artık kaç nesil gelecekse hepsinde etki bırakmayı, ister kalp, ister şeker, isterse psikolojik hastalıklar; OKB, depresyon, dementia (Alzheimer, Parkinson vb) kayıtlardan silmeyi sağlamış oluyoruz.

Egzersiz Nedir? Neden Yapılır?
Egzersiz vücutta depolanan karbonhidrat, yağ yakımı ile oluşan enerji kullanımı ile  kasların kullanılması işidir. Kabaca iki ana kategoriye ayrılabilir: Aerobik egzersizler, birçok kasın katılımıyla, belli bir düzende sürekli tekrarlanan hareketler şeklinde tanımlanabilir; yürüme, koşma, yüzme, bisiklet sürme ve kürek çekme. Rezistans egzersizi ise, bir dirence karşı veya ağırlıklar yardımıyla kas kuvvetini artırmaya yönelik hareketlerdir, ağırlık kaldırma, spor salonundaki aletler, elastik bantlar ve vücudun kendisi. 

Egzersiz faydaları: Üstün form düzeyi, kalp ve solunum sistemleri (cardiovascular) kapasitesi sağlığı (aerobik); kas kütle ve direncini artırma, kas kaybını engelleme( rezistans) esneklik, kemik yoğunluğunu, olumlu ruh hali (haleti ruhiye), ayrıca depolanmayıp harcanan kalori sayesinde kilo kontrolü olarak sıralanabilir, bunlara bağlı binlerce faydaları genelleştirilerek.

Bu sitedeki daha önceki yazılarımda çok genel olarak belirtilen spor-sağlık konularındaki yazı,fikir ve yorumlara ilave olarak daha sistematik ve disiplinli bir şekilde, her türlü hastalığın  öncesinde-koruma hekimliği kapsamında, sırasında-iyileşme için, sonrasında-kayıpları karşılama, açılarından spor ve koşma ile mukayeseli incelenmesi ile faydalı bir seri oluşturmayı amaçlıyorum. İnternet sitelerinde sporun ve koşmanın faydaları hep genel bir şekilde ve tüm hastalıları kapsayacak şekilde yer almakta. Ancak bu şekilde bire bir karşılaştırmada daha bilimsel, odaklı ve güncel yazılarla elde edilebilecek faydalar ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Bu kapsamda gelecek yazı başlıkları şimdilik:
Alerjilerden Koşarak Kurtulma
Dizler ve Koşu-1
Dizler ve Koşu-2

Kalp Sağlığı ve Koşu
Obezite ve Koşu
Diabetes Mellitus ve Koşu
Migren ve Koşu
Yüksek Tansiyon ve Koşu
Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Koşu-1
Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Koşu-2
Kolesterol İyi-Kötü ve Koşu
-Immune sistem ve Koşu
Guatr-Troid ve Koşu
-Yaşlılık, Longevity ve Koşu
-Akıl Sağlığı, Alzheimer, Parkinson, Huntington ve Koşu
Helicobacter pylori-Ülser ve Koşu
Kas hastalıkları, Myo-pathy, Myo-sitis ve Koşu
Beslenme-Diyet ve Koşu
-Endokronoloji ve Koşu
-Stres ve Koşu
-Uyku Bozuklukları ve Koşu
Göz, Görme, Katarakt ve Koşu
-Okul Başarısı ve Koşu
-Yaşamda Başarı ve Koşu
-İnovasyon ve Koşu
-Motivasyon ve Koşu
-Sosyalleşme ve koşu
-Alkolizm ve Koşu
Tembellik Hastalığı ve koşu
Yaşamkent, 20 Nisan 2018

Hergün Check-Up Yaptırıyorum, Hem de Bedavaya!

Evet. Hergün check-up yaptırıyorum; hem de dünyanın en ileri seviyedeki laboratuvarlarında ve en ileri tetkik cihazları ile; alanında en uzman olan kişilerinden oluşan bir heyet sonuçları değerlendirip gerekli  tedaviyi anında uyguluyorlar.  İlave olarak bu işlemler sırasında çok eğleniyorum; olayın en ilginç ve çekici tarafı da bu konuda hiçbir ödeme gerektirmemesi.

Bu sayede obezite, diabet, kolesterol, tansiyon gibi çağımızın hastalıklarından önleyici hekimlik kapsamında uzak durduğumu görüyorum; sonradan başa gelebilecek dementia yelpazesinde yer alan Alzheimer, Parkinson vb hastalılardan da yeterince korunabileceğimi öğreniyorum, okuduğum ve araştırdığım en yeni bilimsel yazılar kapsamında; bedenimin ve beynimin sınırlarını keşfediyorum ve her yeni adımda bu sınırların nasıl esnek, geliştirilebilir olduğunu yaşayarak öğreniyorum.

Yıllardır muzdarip olduğum basit, hiçbir doktorun yardım edemediği,  fakat ileride sorun oluşturabilecek sorunlardan hem kurtuldum hem de tekrar karşıma gelirlerse nasıl mücadele edeceğimi öğrendim. Anatomi öğrendim, EKG okumasını öğrendim. Başıma gelen basit sakatlıklarla nasıl baş edeceğimi öğrendim; shin-splints, iliac crest, piriformis tibia, femur, hamstring, quadriceps gibi kendi bedenimdeki olayları, parçaları tanıdım.  Sürekli güncel, ağızda sakız ve fakat faydası olmayan bir çok diyet palavralarına inat ne yemem gerektiğini, neyin neye iyi geldiğini, karbonhidrat, protein nedir, ne zaman ne kadar yenir öğrendim, uyguladım, sonuçlarını gördüm.

Bu check-up ve işlemler sırasında pek çok yeni ve değerli kişilerle tanışıyorum, her yaş, her ilgi alanı, her şehir, ülkeden. Bir çok organizasyonlara katılıp iyi vakit geçiriyorum, sürekli yeni yerler gezerek görerek kendimi geliştiriyorum.  Şehirlerin ana caddelerin tam ortasında trafik korkusu olmadan geçiyorum. Bu sayede hiç bir harita, basılı ya da cep telefonu apps tüm caddeleri herkesten iyi öğreniyorum. Ayrıca konu ile ilgili klasik yapıtları ve yeni buluşları okuyarak ayrı bir uğraş alanı da edinmiş oldum.  Bu sayede yeni teknolojik gelişmeleri ve inovatif ürünleri takip eder ve kullanır duruma geldim. 

Bütün bu olaylar rüya ya da hayalimde değil fakat çok basit bir girişimle başladı, devam ediyor?

Ne olabilir????

Cengiz Yardibi,

Ankara, Nisan 1, 2018

Veni, Vidi

Dün buranın başkanı olan Trump göçmenlik kısıtlaması ile ilgili Beyaz Saray’da yaptıkları bir toplantıda: “Why are we having all these people from shithole countries come here?” demiş; yani diyor ki bu pislik ülkelerden gelen bütün bu insanları neden kabul ediyoruz, en kibarı ile. Burada kastettiği ülkeler Allah’tan sadece Afrika ve Haiti ile sınırlı gibi. Ancak daha önceki açıklamalardan biliyoruz ki: Meksikalılar haydut, tecavüzcü, Pakistanlılar başka, müslümanlar bir başka ve daha bir sürü ayırımcı sıfatlara tabi tutulmuş aynı kişi tarafından. Zaten Kuzey Kore ile papaz, Çinlileri sevmez, Ruslar ise ezeli düşman.

Önceki gün burada bulunduğumuz “condo” daki bir İtalyan komşuyu ziyarete gitmiştik, karı-koca kırk yıl önce gelmişler bölgeye ve burada çalışıp emekli olmuş, iki çocuk beş torun. Bizden biraz daha fazla yaşamış (yaşlı), Reggio Calabria adlı İtalyanın güneyinde bir bölgeden göçmüşler zamanında. Reggio Calabria bizim Antalya’dan sıcak; burası, Boston ise kutup soğukları, tayfunlar… O bölgeye yakın üç yıl yaşadığımızdan örf, adet, dil ve mevcut durumu az çok biliyor anlıyoruz. Ancak İtalya dünya sıralamasında ekonomi, gelişmişlik ve teknoloji alanında ilk onda bir Avrupa Birliği üyesi ülke.

Laf döndü dolaştı, klasik soruya geldi: Neden kendi ülkenizde yaşamayıp buralara sürüklendiniz? Biz dedik  ki: Çocuklara Türkiye’ye döner misiniz diye yokluyoruz, buralarda çocuk yetiştirmek, yalnızlık ve diğer gurbet dezavantajlarından dem vurarak. İkisi birden heyecanla konuşmaya başladı, klasik İtalyan modunda: İtalya’da torpilin yoksa iş bulamazsın, yaşadığımız şehirlerde kimse kalmadı, gençler hep tüyüyor, mevcut toprakları işleyecek adam yok, politikacılar hep kendilerine çalışıyor… Buralarda ise biraz niteliğin varsa sadece işe başvuruyorsun, hoop… çalışmaya başlamışsın; bir dükkan açsan anında Ndrangetha (Oraların mafiası) tepende.  Özellikle bu bebelerin (torunlarını kastediyor) geleceği için burada bulunmak çok önemli diyorlar. Daha önce anne-babaları göç etmiş ve onları da aldırmış. İtalyanlar susmuyor: Bir kızkardeşlerinin kızı buradan Gasparia’ya (kendi köyleri) ziyarete gitmiş. Annesine burada kalacağım deyince kadın “deli misin, burada üç gün sonra sıkılırsın, iş yok güç yok” diye zorla buraya postalamışlar.   Saverio (amca): “Enayi gibi dönerim diye üç katlı ev yaptırdım memlekette , buradan ev almadım, emekli olunca burada kirada oturmak zorunda kaldım, İtalya’daki ev boşa eskiyor”… Sanki bu sözler bana bir yerleri anımsatıyor gibi.

Sonra bize döndüler ve kesinlikle çocuklara etki etmememizi, onların geleceği ve düzgün bir yaşam için elde ettikleri pozisyonu korumalarının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Özellikle Signora Angelica eşimin bu konuda duygusal olarak daha baskıcı olacağını düşündüğünden, kesinlikle dönmeleri konusunda etki etmemesini aksi taktirde büyük hata yapabileceğini anlatmaya çalıştı.

Image result for panettoneDaha ilk tanışma toplantısında bu şekilde geçen misafirlikte İtalyan “espresso cafe” ve ev yapımı tatlı sundu, signorina Angelica. Giderken de “Panettone” denen bir tür İtalyan pastayı (İtalya’dan getirtmişler) koltuğumuzun altına sıkıştırdılar ve gelecek sefer bizi “Pasta (makarna)” yemeye davet edeceklerini de eklediler.

“Dönmek ya da dönmemek, işte bütün mesele bu, dışarıdan gelenler için!” Buradakilerin çoğu ya kendisi de dışlanmış-dışlanacak ( 20-30 sonra Hispanik ve Zenciler nüfus açısından beyazları sollayacaklar)  statüde, ya da Trump destekçisi olanların çoğu için ise kendi aleminde olduklarından konu fazla önemli ve dikkate değer değil, bu kadar bolluk ve düzen içinde. Trump en son lafında bu “shithole” ülke insanları yerine Norveçlileri almalıyız gibi bir şeyler de yuvarlamış, ancak Norveçliler ise bizi neden rahatsız ediyorsun, Norveç’de sağlık, eğitim bedava, en uzun yaşam süresi ve milli gelire sahibiz, buralardan kendi vatanımızdan kalkıp senin memleketinde ne işimiz var; zaten topu topu kaç kişiyiz burada diye dalga geçmişler.

Ancak, Avrupalısı dahil tüm dünyadan buraya göçme, vatandaşlık alma eğilimi yüksek; beyin göçü kapsamında olsun, para gücü ile, belki kaldırılacak ama piyango ile, kaçak olarak, bir şekilde insanlar burada yaşamak istiyor. Buraya yerleşen de özlemle geri sayıma başlıyor şu gün dönerim diye, uzaktan güneş vurmuş evinin altın pencereli olarak görüntüsüne kanan çocuk misali…

Hayat zor, hele memleketinden uzak yaşamak durumunda kalanlar için…Reading, January 12, 2018

Kolesterol Hikayesi: Kimdir, Nedir, Ne değildir?

lpNedir bu kolesterol ? Kan Testlerinde, televizyonlarda, sokakta, herkesin ağzında bir kolesterol kelimesi, genelde ürkütücü, dolanıyor; yok kötüsü, iyisi… İnsanın en önemli hobisi ne olması gerekir? Kendisi ve etrafındakilerin sağlığı. Ancak bu konuda genelde tembel davranılır; dedikodular, televizyonlardaki sığ bilgiler, arada da kan testlerinde çıkan rakamlar; bir de Prof. Dr. Canan Karatay çıkışları yeter de artar bile. Halbuki bu laboratuvar, teşhis sistemleri ve tıptaki bunca ilerleme henüz bu basit(!) cholesterol konusunda çok cahil ve maniple edilmiş bir çok araştırma ile insanlar korkutuluyor, ilaçlar veriliyor; hatta damar tıkanık diye en önemli organ olan kalp elleçleniyor.

Bu konuda tıbbi literatürü olmayanlar anlamasın diye zaten kısıtlı ve genelde Türkçe olarak  “outdated” bilgilere erişim ve anlaşılması zor. İngilizce pek çok teknik ve tıbbi sayfalar mevcut; ancak bu kaynaklar da çok teknik.  Olaya lipoprotein denen biyokimyasalın tanıtımı ile başlayalım. Hem protein hem lipidler içeren biyokimyasal bir bileşik olan ve kanda bulunan lipoproteinler, suda çözünürlüğü düşük olan lipidlerin dolaşım sistemi aracılığıyla vücut içinde taşınmasından sorumludurlar. VLDL ve LDL karaciğerde üretilen trigliserid ve kolesterol gibi  hücre zarı ve hücre için gerekli  yapı taşlarını kan vasıtası ile hücrelere ulaştırıyor, HDL ise bunlardan kalan artıkları temizlenmek üzere geriye karaciğere taşımakla görevli, bu kadar basit.  Bu lipoproteinler boyları, hacimleri ve yoğunluklarına göre gruplandırılıp adlandırılıyor. Normal olarak basit bir fizik kuralı gereği düşük yoğunluk büyük hacim anlamına geliyor; yani LDL’nin açılımı olan Low-Density-Lipoprotein büyük hacimli bir balon. Bunun başına İngilizce “çok” anlamında V-harfi gelince de VLDL oluyor; bu da en düşük yoğunluk ve en büyük hacimli madde.  Bunlara ilave olarak genelde hiç ölçülmeyen ve hayat boyu duymayacağımız başka maddeler de varmış: Chylomicrons(şilomikronlar) , Intermediate Density Lipoprotein (IDL). En çok lipid ve en az oranda protein içermesi durumuna göre sıralama ve görev özeti şu şekilde: İnce bağırsaktan karaciğere trigliseridleri taşıyan şilomikronlar; yeni sentezlenmiş trigliseridleri karaciğerden yağ dokularına taşıyan çok düşük yoğunluklu lipoproteinler (VLDL-Very Low Density Lipoproteins); kanda çoğunlukla rastlanmayan, yoğunluğu VDL ile LDL arasında olan ara yoğunluklu lipoproteinler (IDL-Intermediate Density Lipoproteins); karaciğerden diğer dokulara kolesterol taşıyan ve aynı zamanda kötü kolesterol olarak da adlandırılan düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL-Low Density Lipoproteins); diğer dokulardan kolesterol toplayıp karaciğere geri getiren ve iyi kolesterol olarak adlandırılan yüksek yoğunluklu lipoproteinler (HDL-High Density Lipoproteins.)

Bu kadar biyokimya yeterlidir sanırım. Ancak bizim için hikayenin bundan sonraki kısmı önemli: Bize ne bunlardan, ya da daha rasyonel bir düşünce ile bunlardan nasıl yararlanabiliriz? Herhangibir laboratuvarda kan testi sonuçlarını elimize alıp baktığımızda, zaten yanlarında referans değerleri de olduğundan ve her konuda bilge olan halkımızın içgüdüsü ile sorun olup olmadığını şıp diye anlarız, diyorsak büyük yanılgı. Çünkü bu konuda bırakın bizim doktorları dünyanın bu konudaki en ileri araştırmacı ve uzman kişi ve kuruluşları yüzseksen derece farklı görüş, yorum  ve önerilerde bulunuyorlar. Canan Karatay Hanımefendinin yıllar boyu, bizdeki diğer uzmanların(!) görüş ve önerilerine tamamen zıt olan açıklamaları bu kapsamda çıkan araştırma yazılarında çok önceden beridir yer almakta ve gittikçe de önem kazanmakta. ATP (Adult Treatment Panel) tarafından belirlenen ve başta ABD olmak üzere dünyada referans olarak en fazla gözönünde bulundurulan rehberde kalp krizi riski bulunan kişilere ait kabul edilen LDL (Kötü kolesterol) seviyeleri yıllar itibarı ile azaltılmış ve bu yolla her aşamada milyonlarca kişi riskli alana kaydırılarak “Statin” kullanmaya teşvik edilmiş.                                                                                                       

Kalp krizi riski yüksek olan insanların hedef LDL limitleri       

Panel   Numarası Yılı Limit değeri
ATP I 1988 ≤130
ATP II 1993 <130
ATP III 2002 <100
ATP IV- İlave 2004 <70

Hatta yeni çıkan bildirimlerde LDL 30 altı ve daha da ilerisi LDL-free hedefler konulmakta, sırf daha fazla ilaç satabilmek adına. Halbuki LDL hücre çeperinde hangi molekülün içeri gireceğini organize ediyor, beyin hücreleri ve testesteron yapımında ana madde. Beyinin tamamı kolesterolden oluşuyor. Ayrıca düşük kolesterol ansiyeti ve intiharlara neden olması ile ilgili bir yığın yazı var tıp literatüründe. Buna göre beyinsiz, sorunlu ve testesteronsuz bir toplum oluşturma hedefleri mi var ki bu adamların diye komplo teorileri geliştirilebilir; bununla ilgili bilim-kurgu filmler yapılabilir, belkide vardır bile.

Bu şekilde her 4-5 yılda bir ilaç satışları doyuma ulaştıkça yeni kuşları kafese almak için düşürüldüğü yine Amerikalı karşı bilim adamları tarafından belirtildiği üzere yarıdan fazla Amerikalıyı ve dolayısı ile bunları izleyen diğer ülke insanlarını statin kullanma sınırının içine alınmaya çalışıldığı bu tablodan çıkarılabilir. 2011 yılı için ABD’de doktorlar kolesterol düşürücü ilaç için 250 milyon reçete yazmış ki bunun ekonomik karşılığı 20 milyar dolar. Bu durum genelde doktorların ülkemize oranla çok daha zor erişilebildiği ve ilaç yazmanın çok daha nadir olduğu bir ortamda gerçekleşiyor. Bu panelde yer alan kişilere ait bilgiler güçlükle açıklanmaya zorlandığında ortaya çıkan sonuç çok büyük şüphelere neden olabilecek şekilde 15 kişiden sadece ikisinin bağımsız olduğu, paneldeki diğer kişilerin hepsinin araştırma kapsamında “Big Pharma Firmalarından” destek aldıkları şeklinde gerçekleşmiş. Maalesef tüm dünya tıp otorite ve uygulayıcılarının, yani bize ilaç yazanların okudukları kitaplarda, laboratuvar test referanslarında yazan rakamlar Amerika’da bulunan üç kuruluşun ağzına bakmakta, orijinal isimleri ile: the NIH, the American Heart Association (AHA) and the American College of Cardiology (ACC). Bu kuruluşlar başta olmak üzere, bu konuda yayınlanan araştırmalar, yazılanlar ile ilgili komplo teorilerinin ardı arkası yok. Bir de bu kuruluşlarda çalışan bir kaç insansever bilim adamı karşı koymaya kalkarlarsa kapının önüne konuveriyorlar, durum ciddi yani.

Kolesterol ilacı yazma ya da kolesterolun yüksek bir anjiyo yapalım diyebilmeleri için sunulan oltaların ucundaki yem sadece LDL değil, toplam kolesterolde ayrıca kullanılıyor. Bu konularda da çok vahim tıbbi, teknik ve en basitinden matematik hatalar var: Örneğin yine bu kuruluşların ilaç yazılması için gerekli toplam kolesterol üst sınırı 200’e çekmeleri. Tıbbi değil fakat basit bir matematik hatta matematik değil aritmatik ile durumu açıklamaya çalışayım. İki test sourucu Friedwald formülüne (LDL = TC − HDL- TG/5; çünkü LDL küçük olduğundan ölçülmesi pahalı, bu nedenle toplam kolesterolden LDL hesaplanıyor) göre:

1. LDL 130-HDL 40-Trigliserid 100; Toplam kolesterol = 190

 2. LDL 130-HDL 70-Trigliserid 100; Toplam kolesterol = 220.

Buna bakınca ikinci değere sahip kişinin toplam kolesterolü 200 üzeri, statin yazmak gerekiyor diyebiliyor bazıları. Ancak burada trajikomik olay HDL ortalığı temizleyen kişi adedi olarak düşünüldüğünde: iki numaralı test sonucuna sahip kişi birinciye göre çok daha sağlıklı bir sisteme ve sağlığa sahip, bu kadar basit.

Diğer bir konuda bu LDL ve HDL çok sayıda alt gruplara ayrılıyor, fakat LDL ölçülmediği ortamlarda bunların alt gruplarından bahsetmek çok aşırı kaçıyor. Ankara’da Düzen dahil pek çok laboratuvara bu alt grupları çalışıyor musunuz diye sorduğumda şaşkın şaşkın suratıma baktılar. Bu konunun önemi şu şekilde ortaya çıkıyor: Şekilde de görüldüğü gibi boy-hacim-ağırlık-yoğunluklara göre sınıflanan bu lipoproteinlerin fonksiyonları yine bu fiziki özelliklerine göre de iyiden kötüye, kötüden iyiye değişebiliyor; LDL I, II, II, IV, a, b ; HDL 2a, 2b, 3a, 3b gibi. Yani kötü lakaplı LDL’nin daha küçüklerinin sorun yaşattığı diğerlerinin pek zararlı olmadığı ya da HDL3’ün daha fazla CVD(Kalp Hastalıkları) riskini azalttığı yönünde çalışmalar var. Bu değerleri öğrenebilmek için ALT (Advanced Lipid Test) ile derinlere inmek gerekebiliyor.

Bu arada birer birer lipit değerleri yerine bunların oranlarının çok daha önemli olduğu çokça yazılmış. Zaten basit mantık ve aritmatik ile yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi LDL/HDL, TC/HDL, Trigliserid/HDL vb oranlar çok daha sağlıklı sonuçlar verebiliyor. Bunlardan son araştırmalarda ortay çıkan en önemli oran Trigliserid/HDL ve bu değer ne kadar küçükse o denli sağlıklı bir kalp ve dolaşım sistemi demek.

Diğer taraftan kolesterol limitleri genetik yapıya, yaşa,  cinsiyete, yaşanılan ülkeye, beslenmeye, spor yapmaya ve daha bir çok başka faktöre dayalı değişiklikler göstermektedir.

Bunların dışında klask LDL testi yerine Apolipoprotein B (ApoB) and LDL Particle Number (LDL-P) gibi bir çok test var. Bu değerler kişi CVD Riski konusunda daha önemli ipuçları sunuyor. Şöyle ki aynı testlerde LDL-C olarak ölçülen, doğrusu hesaplanan miktardaki kolesterol bu beş boyuttan küçük hacimdekiler tarafından taşınıyorsa daha fazla sayıda taşıyıcı gerekiyor, yani LDL-P ( taşıyıcı sayısı) yüksek; ne kadar büyük hacimli LDL ise o kadar az sayı. Bize verilen test sonuçlarındaki LDL  aslında yanıltıcı. Büyük hacimli LDL sayısı ise trigiliserid ile bağlantılı. Gerçek LDL sayısı ise apoB denilen bir test ile daha ucuz ve kolay bulunabiliyor; bu test laboratuvarlar tarafından yapılıyor ve genelde kimse bilmiyor; doktorların bilerek ya da bilmeyerek mi bu testi benden hiç istemedikleri konusu yoruma açık.

Bu yazı tıbbi ve biyokimyasal bir referans değil de en önemli hobimiz olması gereken kendi ve sevdiklerimizin sağlığı konusunda bir farkındalık oluşturmak, farklı düşünce ve araştırmaları sunmak, buradan nimetlenerek kendi ceplerini doldurmaya çalışanlara karşı uyarı niteliğinde ve çok temel  bazda hazırlandı, doğal olarak. Bu nedenle tabi olarak , özellikle genetik CVD riski olan, sigara içen, fazla kilolu ya da herhangi bir nedenle teste gerek duyulan kişiler en basitinden olmak üzere bu testleri alacaktır. Fakat en azından bütün varlığımızın bağlı olduğu kalbimiz ve bunları besleyen sistemlerle ilgili genel ve hazır bir bilgi almak faydalı olacaktır diye düşünüyorum… Ankara, 20 Aralık, 2018

meglio tardi che mai- geç öğrenmiş olmak hiç bilmemekten çok daha iyidir!!!

Not 1:Burada hep Amerika’dan örnekler verilmesinin nedeni: 1 . Bu konuda dünya onların peşinde, 2. Bizde bu konuda yeterli, doğru ve açık bir veri kaynağı yok.     

Not 2: Bu arada ALT testi yapıp bu LDL-HDL alt gruplarının testini çalışan bir laboratuvar buldum dün Ankara’da. Gerçi kan alıp testi yurtdışında yaptırıyorlarmış. Kolesterol sorunu olup da konuyu daha derinleştirmek isteyenlere duyurulur.

Not-3: Yorumlarınızı bu yazının altında BİR CEVAP YAZIN-YORUM kısmına yapabilirsiniz,
Not-4: Bu yazıyı sevdiklerinize “FORWARD” edebilirsiniz.

!!!!!!!!!!!!!   Ana Sayfa için buraya tıklayınız   !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

Sağlık:Testler-Referans Değerler-Çıkar İlişkileri

İnsan öznesine bağlanacak en önemli sıfat sağlıklı, fiil ise yaşamak olduğunu kimse yadsıyamaz, sanırım. Ancak “sağlık” olgusu kaybedilmeye yüz tuttuğunda, tesadüfen daha önceden olmamışsa, önem kazanır, diğer pek çok dünya işleri kargaşası arasında. 

Bir insanın sağlıklı olduğunun göstergesi de, belirli semptomlar henüz ortaya çıkmamış ise, pek az ilgi gören sağlık kontrolleri; kan, idrar vb testler sonucu yoruma açık hale getirilir. 

Ancak esas olay, bir sağlık sorunu, semptomu ya da kontrol amaçlı yaptırılan test sonuçları alındıktan sonra başlar.  Bir ya da bir kaç sayfa halinde önümüze sürülen yabancı isimler ve kısaltmalar karşısında yazılan bu rakamlar, referans aralıklarını kim, nasıl ve neye dayanarak yorumlayacak, buna göre ilaç verecek, ileri tetkikler isteyecek, belki de acil tedavi ya da ameliyata yönlendirecek. Yaptığım literatür taramaları, başımdan geçen olaylar, etraftan gelen duyumlar sonucu bu noktada akla gelebilecek konular:1. Bu testlerden çıkan rakamların güvenilirliği: Bir keresinde bana verilen sonuç kağıdında yazılan ve çok kötü sonuçlara yorumlanabilecek bir değerin limitlerin epey ötesinde olduğunu gördüğümde internet üzerinde yaptığım araştırmaya dayanarak epey endişelenmiştim. Ertesi gün bu sonucu ilgili doktorla paylaştığımda bu testin bu hastane laboratuvarında hep yanlış ölçüldüğü,  test markeri olarak kullanılacak malzemenin ödenek yetersizliği ya da personel ihmali sonrası, bu nedenle de dikkate alınmaması gerektiğini söylediğini dün gibi hatırlıyorum. Bu noktada test sonuçlarını ölçen aletlerin kalibrasyonu, kullanılan yardımcı malzemenin kalitesi, geçerliliği, alınan örneğin düzgün muhafaza edilip edilmediği, numunelerin karıştırılmadığı gibi pek çok etken devreye girmektedir, 2. Madde 1 tamamen düzgün yerine getirilmiş ise bu kez de test sonuçlarının karşılaştırılacağı referans aralıkları, bunların güncelliği, doğruluğu,  3. Hepsi tamam ise bu kez de çıkan sonuçların yorumlanması. Burada  yüzlerce sonucun birbiri ile korelasyonun düzgün yapılması çok önemlidir ve bu konuda insanoğlu kapasitesi ve ilgisinin, kısaca doğru değerlendirebilme yetisinin kısıtlı olacağı aşikârdır. Bu noktada artık DDSS (Diagnostic Decision Support System) adı verilen sistemlerle yük, kesin bir doğruluk ve sürat içerisinde bilgisayarlara aktarılmaktadır, 4. Bu aşamada geçildi ise bu kez tedavi kısmı ayrı uzun ve ayrı bir yol.

En yaygın ve ölüm nedeni en yüksek konular kalp ve damar hastalıkları, diabet ve kanser, bu dönemde. Bunların teşhisi içinde başlangıçta yapılabilecek testler ise kolesterol, kan şekeri ölçümü, EKG ve tansiyon. Bu kapsamda görünür semptomlar ayrıca hemen faydalanabilinecek ve test gerektirmeyen olgular: Kilo, sigara ve benzeri kötü alışkanlıklar, genel görünüm vb. Bunların yanında olayın içine girdikçe yüzlerce ve hatta binlerce ilave testler, görüntüler (MR, röntgen vb.) gündeme gelmekte. Ancak geçtim bu detaylı konular ana konularda bile tıp ve bilim dünyasında bir kargaşa var. Komplo teorileri, “Big Pharma” denilen ve yapılan araştırmaların büyük bölünü finanse eden, genelde ABD ve UK kökenli ilaç firmalarının bu raporları manipüle ettirecek güce sahip oldukları çok yaygın. Özellikle kolesterol ve kan şekeri değerleri yıllar içerisinde değiştirilmekte, doğrusu sürekli ilaç yazabilme aralıklarını genişletecek şekilde yeniden ileri sürmekteler. Bu konuda bizdeki Cana Karatay, Ahmet Rasim Küçükusta gibi bir takım cengaverler gibi Batı dünyası ve ABD’de de bir çok kişi kuruluş komplo teorilerini delilleri ile kitaplarda, internet sitelerinde yazmaktalar.

Ayrı başlıklarda ayrıntıları ile incelenecek olan bu konuya giriş olması açısından, örneğin kolesterol ile ilgili referans aralıkları ve “Statin” denilen ve çok yaygın olarak kullanılan, bir kaç ilaç firmasını zengin eden konudaki gelişmeleri, sonra da kan şekeri ve tansiyon referans değerlerindeki oynamaları burada belirteceğim.

Canan Karatay Hanımefendinin yıllar boyu, bizdeki diğer uzmanların(!) görüş ve önerilerine tamamen zıt olan açıklamaları bu kapsamda çıkan araştırma yazılarında çok önceden beridir yer almakta ve gittikçe de önem kazanmakta.
Kolesterol:  ATP (Adult Treatment Panel) tarafından belirlenen ve başta ABD olmak üzere dünyada referans olarak en fazla gözönünde bulundurulan rehberde kalp krizi riski bulunan kişilere ait kabul edilen LDL (Kötü kolesterol) seviyeleri yıllar itibarı ile azaltılmış ve bu yolla her aşamada milyonlarca kişi riskli alana kaydırılarak “Statin” kullanmaya teşvik edilmiş.

Panel Yıl LDL Kalp krizi riski yüksek olan insanların hedef LDL limitleri
ATP I 1988 ≤130
ATP II 1993 <130
ATP III 2002 <100
ATP III ilave 2004 <70

Diabet, tansiyon ve Diğer testlere ilişkin referans değerlerinde de yıllar içinde ilaç firmaları lehine oynamalar yapılmış. Bu panelde yer alan kişilere ait bilgiler güçlükle açıklanmaya zorlandığında ortaya çıkan sonuç çok büyük şüphelere neden olabilecek şekilde 15 kişiden sadece ikisinin bağımsız olduğu, paneldeki diğer kişilerin hepsinin araştırma kapsamında “Big Pharma Firmalarından” destek aldıkları şeklinde gerçekleşmiş.

Bir sonraki yazıda kolesterol ile ilgili , eksik-yanlış bilinenleri ve yeni ortaya çıkan, yazılan konuları  derlemeye çalışacağım. Ankara, 18 Aralık 2017

Töbe Töbe, Bu Yaşta…

 Hidekichi Miyazaki imitates the pose of the Olympic champion Usain Bolt after competing in the Kyoto Masters competition in Kyoto. Miyazaki’s time of 42.22 seconds earned him a place in Guinness World Records
Hidekichi Miyazaki, 105-year-young, imitates the pose of the Olympic champion Usain Bolt after competing in the Kyoto Masters competition in Kyoto. Miyazaki’s time of 42.22 seconds earned him a place in Guinness World Records.

105-year-old Japanese man sets new 100-meter sprint record
105-year-old man sets record by cycling more than 14 miles in an hour
100-year-old woman shatters 100 meter dash record in Chesnee 

Yer: Merzifon,
Zaman: 21. nci YY. Bazıları Mars’a adam göndermeye ve koloni kurmaya hazırlanıyor; genetik alanında geliştirilen teknolojilerle insan genomu “edit” lenerek doğuştan ya da sonradan mutasyonla gelen hastalıklar düzeltiliyor, robotlar, AI kapıda...

Merzifon çok eski bir yerleşim yeri ve genel olarak modern bir köy. Misafir kaldığım evden askeriyenin zamanında özene bezene düzenlediği; zamanla  da bakımsızlıktan bozulmuş olmasına rağmen, yine de yollarda koşmaktan daha zevkli, en önemlisi de emniyetli ve fakat kimsenin uğramadığı koşu yoluna doğru yollandım. Çevrede yer yer çam ağaçları var, koşu yolu ayrılmış, 750 metre, inişli-çıkışlı; zemin kumlu, yer yer kumlar uçmuş toprak kalmış; kısaca memleket ortalamasının çok üzerinde özellikte bir yer. Yoldan ve evlerden uzak ve çevrili bir yerde tek başına koşmanın zevki ile programımı tamamlıyorum.

Dönüşte, kaldığım ev ile koşu yeri arası altı-yediyüz metre, oradan dönüyorum. Son metrelerde gayet normal olarak (!) OTURAN ve geyik yapan iki ihtiyarın yanından geçtim, tam da eve girmek üzere iken. Arkadan “Adama bak, bu yaşta koşuyor!” cümlesini duydum, bu ikiliyi 5-10 metre geçtikten sonra. Deneyimli ve şerbetli olduğumdan genelde koşarken laf atanlara, üzerime araba sürenlere, geçmeyeyim diye baraj kurarak yürüyen tiplere fazla rağbet etmemeye çalışırım. Eskiden bunlarla uğraşırdım, ancak artık anladım ki bunun bir faydası olmadığı gibi kendime de zarar potansiyeli var; kültür bu, insanlar böyle; kabul etmek gerekir.

Bir-iki saniye ne yapayım diye düşündüm: Geri döndüm. Bakkalın önünde bir yaşlı amca oturuyor, bastonuna dayalı, gözlüklü ve kafada klasik Anadolu beresi; belli yürüme sorunu var; diğeri ayakta tipik yurdum insanı göbekli. Arkamdan ne konuştunuz diye sordum. İlk önce durakladılar, inkar edecek oldular. Sonradan benim ısrarım ve olaya alaylı yaklaşımımı hemen kavrayarak söylediklerini kabul ettiler ve “hayret nasıl duydun o mesafeden” diye de eklediler. “Amca” dedim gülerek, bir: Gıybet yapıyorsun (bu çok acı gelen bir laftır yurdum insanına, her daim başkaları hakkında konuşmalarına rağmen asla kabul etmezler), iki: Spor herkese her yaşta lazım. Yanda dikilen anladı olayı ve doğru gibilerinden bir şeyler mırıldandı. Bu dedi, evini elle gösterdi 50 metre ileride, yürüyerek gidemiyor, nefesi yetmiyor, bastonla bizden destek alarak anca arada bir gelip güneşleniyor burada. Sigara mı içiyorsun diye sordum: Evet eskiden içiyordum dedi. Belli ki KOAH, yine de her türlü sağlıksız hareketleri destekliyor: Sigara içiyor, sporu kınıyor, hiç yapmadığı, anlamadığı, genlerinde olmadığı halde. Ardından bilmiş bir şekilde yetmiş yaşında nasıl koşacaksın diye alay ediyor, kendine olan sonsuz güvenle. Hiç bir okula gittin mi diye sordum, ömründe hiç kitap okudun mu, hiç spor yaptın mı, gibi devam ettim. Tabi tüm yanıtlar geriye doğru bir kafa sallama şeklinde geliyor. Seksen yıl sadece yaşamını sürdürmüş, etrafı dumanlayarak ve eleştirerek sürekli, gıybet yaparak. Yine de iyi bir rakam, seksen yaş! Yetmiş yaşımda da koşacağım, seksen de de, senin gibi başkalarına muhtaç olmamak ve topluma daha az zarar vermek adına dedim. Ancak  Onur Caymaz “Entellektüelinden otobüs şoförüne dek herkes sonsuz özgüvenle yaşıyor artık. Ülkemde yaşadığım kırk yılın hiçbirinde bunca özgüven patlamasına tanık olmamıştım. Bunun sebebi gittikçe cahillik batağına saplanmamız sanırım. Zira bilmeyenlerin tüm bildiklerinden emin olduğunu; bilenlerin de hiçbir bilgisinden emin olmadığını biliyoruz. Bilmenin, düşünmenin doğasında var bu. İnsan bildikçe cahilliğini anlar.”   yorumu aklıma geldi bu arada, benim 2015 yılında yazdığım yazı ile birlikte

Dünyanın başka hiç bir ülkesinde olmayan erken yaş emeklilerin doldurdukları kahvelerde oturanları, buralarda her türlü yamuk pozisyonlarda oyun oynayanları, hatta bunu kumara çevirenleri, kapalı yerlerde sigara içmenin yasak olması üzerine, açık bir alanı cam kapama yapıp, “SİGARA İÇİLEBİLEN KAPALI ALAN” yaratan yine sadece bizim kültürün üretebildiği cinlikleri eleştirirken, bunların oturdukları yerden spor ya da başka faaliyet yaparak vaktini değerlendirenleri eleştirmeleri garibime gitmedi nedense!

Halbuki spor yapmamakla hem kendi sağlıklarına, hem etrafındaki çoluk-çocuk ve torunlarına hem tükettikleri sigara ile aile ve ülke ekonomisine, hem işgal ettikleri hastaneler ve kullandıkları ilaçlarla, normal insanların sağlık kotalarına zarar vermekte olan bu kişilerin büyük çoğunlukta olduğu bir ortamdan,  “Bu yaşta adama bak spor yapıyor” yerine: “Bu yaşta kahve köşelerinde ya da AVM’lerde boş boş oturuyor, adama bak!” diyen, yazının başındakine benzer fakat Türkçe ve “Bir Türk” diye başlayan, koskoca Kıt’alar arası İstanbul Maratonuna sadece bin kişi yerine kırk binlerin katıldığı haberlerinin yer alacağı bir kültüre geçsek daha iyi olmaz mı?
Son soru: İleride böyle bir olasılık var mıdır acaba? 

Not-1: Yorumlarınızı bu yazının altında BİR CEVAP YAZIN-YORUM kısmına yapabilirsiniz,
Not-2: Bu yazıyı sevdiklerinize “FORWARD” edebilirsiniz.

Uzun Mesafe Koşu Omurlararası Disklere Faydalı

RunningScientific Reports’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre insan omurlar arasındaki disklerin (intervertebral discs) belirli egzersizler sonucu güçlenebildiği, ilk defa olarak ortaya atılmıştır. Geçmişte disk dejenarasyonu belirli egzersiz türleri ile ilişkilendirilmiş ve hiç bir zaman omurga disklerinde sağlıklı bir gelişim olayı ile ilişkilendirilmemişti-birçokları için imkansız olarak düşünülen bir olgu.

Araştırmacılar “bazı yazarların disk metbolizmasının insan ömrü boyunca yapacağı egzersize anabolik olarak cevap vermede çok yavaş kalacağını öne sürmekte olduğunu belirtmekte ve fakat “bu araştırmada kadın ve erkeklerde sürekli koşu egzersizlerinin daha iyi disk yapısı ve gelişimi ile ilişkili olduğunu ortaya koymuş bulunmaktayız.” şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Araştırmanın lideri A.Prof. Daniel Belavy (Burwood Avustralya-Deakin University, School of Exercise and Nutrition Sciences) ve arkadaşları “dokuların üzerine yüklenen yüke adapte olacağını bekliyorduk” diye yazmışlar. Omurga diskleri için ise, hangi tip egzersizin potansiyel olarak yarardan çok hasar bırakacağı konusunda yeterli veri toplanmıştır. Golf gibi bir spor için-omurganın bükülerek eğilme durumunda kaldığı- genelde disklere hasar verici yük etkisi olacağı düşünülmektedir. Bu bilgi omurlar arası disk sağlığı açısımdam hangi faaliyetlerden kaçınmamız gerektiğini belirtmekte iken, egzersiz ya da mutat fiziki faalietlerin bu riskleri güçlendireceği konusunda bilgi sunmamaktadır, diyor bu yazıyı kaleme alanlar.

Hayvan disk hücreleri ve dokuları kullanılarak disklerle ilgili olarak daha önce elde edilen veriler, disk yüklemesinin faydaya neden olabilecek bir anabolik kapı olabileceğini önermektedir. Koşu bandında yapılan koşu ve yararlı disk etkisi arasındaki ilişkiyi ortaya koyan kemirgen deneklerle oluşturulan modeller çeşitli faaliyetlerle ilgili insan diskleri arasındaki baskı verileri ilişkilendirilmiş ve Belavy ve arkadaşları “düzenli olarak ve dik bir şekilde egzersiz yapan insanların çok daha iyi disk arası doku kalitesine eriştikleri” hipotezini ortaya koymuşlar.

Disk kalitesi koşu yapanlarda sağlıklı fakat aktif olmayanlara göre daha yüksek T2 süresi ile belirlenmektedir. Dahası, hangi tip aktivitelerin disklere faydası olduğunu anlamak için fiziki faaliyet ve omurlararası disk kalitesi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkardıklarını belirtiyor, araştırmacılar.

Beş senenin üzerinde bir sürede, 25 ve 35 yaş arası kadın- erkek bir grup araştırmada kullnıldı (n=79). Bunlar spor yapmayanlar (24) haftada 20-30km jogging yapanlar ( 30) ve 50km üzeri koşanlar (25) şeklinde gruplardan oluşmakta idi. Bu araştrımada klasik cinsiyet, vücut kitle indeksi ile birlikte T2-süresi ölçümü ile birlikte bel bölgesi (lumbar) kas yapısı izlendi.

Hayvan deneklerle yapılan çalışmadaki anabolik omurlararası disk sonuçları ile karşılaştırılarak, araştırmacılar jogging ve uzun-mesafe koşucularının aktif olmayan gruba göre önemli bir büyüklükte olmak üzere daha yüksek T2-süresi ile belirlenen daha iyi sıvı ve glikozaminoglikan oluşturdukları gözlendi. Uzun-mesafe koşucuları nın ayrıca , joggerslara ilave olarak vertebra gövdesine göre daha büyük omurarası disk yüksekliğine, L3/L4 arasından L5/S1 arasına kadar ölçülen bir özelliğe sahip oldukları ortaya çıkarıldı.

İlginç bir şekilde, koşu, koşmak omurga üzerine sürekli yük bindirmekte ve bu da genel olarak omurga alt kısımlarında disk bozukluklarına neden olduğu söylenmekte iken, bu çalışmada ise koşucular aktif olmayan deneklere göre çok daha sağlıklı omurlararası disk özelliği göstermenin yanında bu etki alt bölgelerde en fazla rastlanan bir durum olarak ortaya çıktı. Araştırmacılar tarafından bu durum koşu esnasında vücut ağırlığı nedeni ile sürekli omurgaya yük bindirilmesinin gerçekte omurganın alt bölgesindeki diskler için yararlı etki yapabileceği şeklinde değerlendirildi.

Araştırmacılar bu çalışmanın egzersiz protokollerinin ve fiziki aktivite profilelerrinin insan omurlararası disk anabolizması etkisinin daha iyi belirlemesi için “ilk adım “olarak değerlendirmişlerdir. ..Merzifon,17 Kasım 2017

Tercüme: Spinalnews International 21 April 2017

Not-1: Yorumlarınızı bu yazının altında BİR CEVAP YAZIN-YORUM kısmına yapabilirsiniz,
Not-2: Bu yazıyı sevdiklerinize “FORWARD” edebilirsiniz.

Eymir Göl Koşusu

Ankara’nın koşucularının heyecanla bekledikleri an sabahın erken saatlerinde Eymir’de başlayacak bir tur demektir; mevsime göre kâh karanlıkta, kâh sıfırın epey altı soğuklarda.  Koşu şekilleri oluşturulmuştur çoktan:  Çalışanlar için  hafta sonu oluşturulan gruplar,  bazen arkadaşlarla, bazen hemen orada oluşturulan birliktelikler ve bazen de  tek başımıza, kimi zaman buz tutmuşken, kimi zamansa Eymir’in meyve ağaçları çiçeklenirken ama çoğunlukla hep erkenden gölün kıyısında buluruz kendimizi. Yabancılar sanki daha bir önem veriyorlar ve koşuyorlar. Fakat hangi şekilde olursa olsun mutlaka çok erken koşmak gerekir: Öğleye doğru akın akın piknik yapmaya yada ille de tüm yolu kaplayacak şekilde yayılarak gezmeye gelenler,  gruplar halinde bisiklete binmeye çalışanlar ve nasıl bir zevk ise araba ile tur atmaya gelenlerin kurdukları barajlara takılmamak için. Hangi kapısından başlanırsa başlansın, 10.5 kilometrelik parkuru tamamlamadan Eymir’den çıkamayız; zaten arabamızı park ettiğimiz yere erişmek için en az bir tur atmak gerekir.

eymir6

Ankara’nın sporcuları yine iyi bilirler ki, Eymir bu kentin tüm sakinlerine ama en çok da kendilerine ayrılmış özel bir köşesidir. Gölü ve onu çevreleyen patikaları arşınlamak bizler için sadece bir hedef değil aynı zamanda bir ayrıcalıktır da. Başkaca da bir güzelliği, koşu imkanı yok gibidir bu kocaman ve baş şehirde;  ODTÜ tarafından oluşturulmuş bu cennet olmasa…

İşte bu yüzden Eymir’e sahip çıkmak, doğasının bütünlüğünü korumak, hepimiz için bir yaşam alanı oluşturan gölün ve çevresinin yapılması planlanan yollarla dokusunun bozulmasına karşı hep orada olacağımızı göstermek için EymirGöl Maratonu’nda buluşuyoruz, 12 Kasım Pazar sabahı, ORDOS tarafından organize edilen bu olay için.

Eymir Gölü çevresi bir tur yaklaşık 10.5 K, iki tur 21K ve dört tur 42K olarak tam bir hazır parkurdur; yükseltiler de fazla değildir: Bir turun yaklaşık yükseklik kazanımı 100 metre olarak saatimde hesaplanıyor.  Bu nedenle her türlü koşu organizasyon için büyük kolaylık sağlar.

Aynı gün, 12 Kasım, İstanbul Maratonu (Gerçi Türkiyenin en büyük maratonu olarak lanse edilen bu olaya katılımda çok az ve yıl geçtikçe bu sayı düşüyor, özellikle de Türk Bayan Maratoncu erimiş) 1  ve olayın çok geç organize edilip duyurulması nedenleri ile katılımın çok fazla olması beklenmiyor; butik tarzı bir koşu olacak. Önce saat sekizde maraton  onda yarı-maraton ve on birde ise son olarak 10K yarışları başlayacak. Kayıt olup, koşu numaralarını aldıktan sonra benim katılacağım yarı-maraton için bekliyorum. Yirmi gün önce Kapadokya Ultrada 60K koştuğum için yarı maraton daha mantıklı; zaten yine geç haber alındığından maraton için hazırlık fırsatı olmadığından zorlamamak gerekli diyor uzmanlar. Yaklaşık otuz kişi var her yaştan.
 İstanbul Maraton Katılım:  Erkekler: Başlayan 1620, Bitirebilen : 1483, TUR:1067, Yabancı 416 –  Kadınlar: Başlayan 268, Bitirebilen : 222, TUR:82, Yabancı.140.

Gerek çapı, gerek bilinirliği gerekse yeniliği nedeni ile koşu derecesi ve seyri fazla önemli olmadığından koşu detaylarına fazla girmek istemiyorum. Zaten önde gelen atletlerin İstanbul’da olması nedeniyle fazla iddialı ve sürükleyici koşucular görünmüyor ortalarda. Hava da çok müsait koşmaya. Ne güzel: Sakin, huzurlu bir koşu olacak gibi. Çıkıştan hemen sonra en önde oluşturduğumuz üç kişilik grupla 6-7 kilometre gidiyorum. Sonra bizim gruptaki bir genç ileri atılıyor ve ilk tur sonunda dördüncü pozisyonda önlerdeyim. İkinci turda ilk turda önde gidene yetişiyoruz baştan beri koşu arkadaşım kalan genç kızımızla. Yarış sonuna doğru yanımdaki gence yol veriyorum ve fazlaca bir ölçüm teknik ve doğruluğu bulunmayan yarışı iyi bir derece ile ve çok rahat bir şekilde bitiriyorum. Artık uzun kilometreler koşmuş biri olarak bu mesafeler fazla görünmüyor gözüme: Sadece yirmi kilometre mi? Geçerken bir koşayım antrenman olur diye hava atabiliyorum kendi kendime tabi. Bu arada dört yıl önce koşmaya, henüz yeni başladığım dönemde; 10K nasıl koşulur diye endişe ederken, nasılda uzun ve zor bir olay olarak gözüme büyüttüğüm geliyor aklıma, yarı-maraton denince… Ankara, 12 Kasım 2017…

!!!!!!!!!!!!!   Ana Sayfa için buraya tıklayınız   !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

Cappadocia UltraMarathon-2017 Running Report

We are under the Cappadocia Ultramaraton Starting Point-Arch  at 6:30 in the morning at Ürgüp, Cappadocia. The race start time is 07:00.  Two-group starts running: 60K and 110K. I will run 60K. The weather is cold 5-6 degrees and dark yet. However, due to the temperature to rise above 20 in the afternoon, I am wearing a light T-Shirt. Somebody set a fire nearby and we are getting some heat.

Ultramaraton is not only a healthy lifestyle or a longevity key, but  it is a philosophy in the developed societies (2017 Cappadocia-Ultra 114 Km from 150 people, only 45 from Turkey, while  Romania 9, Poland 8, Russia 8, France 7, Greece 7, United Kingdom 7, Belgium 6, Japan 6 ………). Cappadocia UltraMarathon: There is no such a place to run around the world: terrain, panorama, history, weather… Even the most famous ones :Spartathlon, Mont Blanc, Western State, South Africa do not have so many natural beauties according to the participants. Meanwhile, Salomon Cappadocia Ultra Trail has entered the ultra-Trail World Tour (UTWT) calendar, where the most prestigious events of the world can take place since 2017, and for that reason many foreigners have been attracted here only for running in this event.

startThe race started just on time at 07:00 sharp. We, 450 runners,  all started to climb up toward Ürgüp exit with a great joy.  The sun just rising There are quite a few tourists in Cappadocia even in this season. The baloons  already have taken off in the air in fornt of us carrying the tourists who want to  watch the sunrise over Cappadocia magical view background; what a landscape: fairy chimneys, balloons, houses carved into the rock on the sides of Urgup.

Let’s get back to race: At first, there is no fatigue yet, we are all fresh. That’s why everything looks perfect. The first stage is about 10.6 Km within the whole plan to take about 8-9 hours for myself. When we arrived the first CP (Refreshment Point) İbrahimpaşa, everyone who fascinated by the air, the scenery, the psychology of the event  telling each other that it was so good to participate the event and run in. But the climbing had not yet begun.

 49586015

When we look at the running course and altitudes, we see that all the cities have been visited as a full Cappadocia Tour. But not using the normal driving roads, instead by climbing up to the steep uphills, going dangerous downhills, passing under the rocks that are carved under fairy chimney. Up to Uçhisar there will be 15 Kilometers and two more hills are waiting. Uchisar was founded at an altitude of 1500 meters. When we come to the skirts of this hill, everyone started to walk. When we approached to CP, a delightful smell spread around. When I searched around to find the source of this smell  I saw one of the most beautiful flower gardens I’ve seen till today.

6104_Cappadocia_Tour

After having refuled and got some rest  at Uchisar CP, we set off for the third stage, which is relatively an easier one. I arrived Göreme quickly, because of the short distane abut 7 Km; what goes up must come down. But it is not flat in the ups and downs: Stoney, sandy; in some places you can only descend with the help of rope or stairs. It seems that everything goes according to plan. But, the next stage between Goreme and Çavuşin is getting to be tough because of fatigue of 30 more Km, increased temperature and terrain. And the plans starts limping. When I arrive CP in Cavusin, at Km 44,  the frustration covers by the effect of being both tired and lagging behind scheduled target time. For a moment, some cells in the cortex of my brain cast a fishing line thinking “these roads will not be ended, quit the race”. But I must complete the adventure and cannot quit now because of  so much expenses, heavy training and exercises, promises. A few meters away from Cavusin I hit the a wall, namely Akdağ means White Mountain. Mamma mia,  What on earth is that? But I have to pass over it. Running aside going up by walking is very hard.  If we stumbling on a rock or other obstacles which there are abondance around, you can imemdiately find yourselves at the bottom of the mountain. Some runners carrying skier’s batons, officially we are performing mountaineering. The climbs I thought would end up on the top of the wall but after every climb we find ourselves in front another height to climb.

capp
Clipboard01

Finally climbing finishes and I started to ascend and arrived at final CP exhausted. My PL (personel Longest) was Fifty kilometers before and run only once at Iznik ultra.  After a little bit of restig and fueled, I forced myself to get to go for final 10K with my cramp ready legs and aching feet. After a few kilometer I saw Urgup, where the finish point set up. My stomach is full of water and coke mix making slopping sounds. Suddenly I realized that the road signed as our route turning away from Urgup; that was frustrating. But finally hearing from the words from a young man running opposite us, who already finish the race and coming back to find his friends:“Hang on, last kilometer” I rejuvenated.  Last  part was downward but cobbled. When I realized that this was gonna end of the story I started to sprint and arrived the finish line, exhausted but satisfied, without having any injury, cramp. That was my new PR  as a longest run, 60K.

DSC_1894

Once more, I am very happy being  participated this nine hours, sixty one kilometer and 1800 meter climbing run  with a motto “ meglio tardi che mai” motto . 

DSC_0371
EFE_9370_1680x1120
DSC_0231_1680x1120

Cappadocia-UltraMaraton 2017 Koşu Raporu

Sabah 06:30’da Cappadocia Ultramaratonu1 başlangıç takının altındayız. Yarış başlama saati 07:00. Bu grupta iki mesafe koşacaklar bekleşmekte: 60 ve 110K, ben 60K koşacağım.  Hava soğuk 5-6 derece. Ancak öğlene doğru 20’nin üzerine çıkacak sıcaklık nedeniyle kısa kol T-shirt ile soğuktan kurtulmak için zıplarken birisi yanımdan geçerek sıranın ilerisine doğru kibar ve çekingen hamleler yapıyordu.  Yurtdışında yarışlarına katılanlar bilir:  Hem katılım çok hem de kurallara uyanlar çoğunlukta olduğundan, başlangıç düzeni için  sınıflama yapılır sür’ate göre ve her fani (varsa katılan Türkler hariç) bu çizgi ya da bölgede olaya başlar. Bizde genelde bir kargaşa ve sonradan gelenlerin omuz atarak ve “Ahmet orda mısın” nidaları ile öne atılanların çoğunlukta olduğu  bir manzara görülür. Ben de bu yeni gelen genci (40-yaşlarında) bunlardan biri zannettim, fakat daha önceki deneyimlerimden fazla da karışmayıp kenara çekildim, geçti gitti önlere.   1 Ultramaraton yarışları, maraton mesafesi 42.195Kilometreden daha uzun koşulara verilen isim.

Aykut ÇELİKBAŞ: 1 Ekim 2016 246  kilometrelik SPARTATHLON YARIŞI Bitiş Simgesi Kral LEONIDAS Heykeline Dokunuş: Ne büyük başarı & mutluluk!
Aykut ÇELİKBAŞ: 1 Ekim 2016 246  kilometrelik SPARTATHLON YARIŞI Bitiş Simgesi Kral LEONIDAS Heykeline Dokunuş: Ne büyük başarı & mutluluk!

Sonradan anladım ki bu elit sınıfı koşucu en üst seviyeden biri olarak öne geçmek, önde başlamak hakkını kullanmakta. Bunu nasıl anladım: Koşu sonrası müteakip ultralar için daha bilimsel ve etkin bir şekilde hazırlık yapabilmek maksadı ile literatür taraması yaptım ve “UltraKitap” adlı bir kitap aldım. Ve gördüm ki benim yanımdan süklüm püklüm geçmeye çalışan bu zayıf görünümlü kişi, Aykut Çelikbaş,  “Atina-Sparta arasındaki 246 kilometrelik SPARTATHLON yarışına katılmaya hak kazanan ilk Türk ve bu yarışı üst üste üçüncü kez tamamlayan kişi imiş (ki bunun olasılığı %5, yani dünyaca ünlü 100 ultracıdan sadece beşi bunu 3 kez üst üste bitirme kapasitesine sahip.)  

Bu olaydan  bir gün önceki kayıt ve faaliyetler esnasında bu tip garip(!) arkadaşlara rastlamak ayrı bir zevk. Bunlardan biri de bir hafta önce yine Spartathlon’da 246 K, 32 saatte bitiren Mert Derman: Ankyra spor klübünden beraber koştuğum arkadaşım. Kendisi mütevazi bir şekilde “recovery2” maksatlı 110 K yazıldığını söylüyor. Bir haftada toplam 356Km koşmuş olacak, arada da ilave “recovery” koşuları yapmadıysa.                                                         2 Recovery  zorlu koşuların sonrasında yapılan toparlanma koşusu 

Ultramaraton olayı sadece bir sağlıklı yaşam ya da uzun yaşamanın anahtarı olarak değil bir felsefe olarak yaşanıyor gelişmiş toplumlarda (2017 Cappadocia-Ultra 114 Km yarışına katılan 150 kişiden, sadece 45’i Türkiyeden, Romania 9, Poland 8, Russia 8, France 7, Greece 7, United Kingdom 7, Belgium 6, Japan 6………). Halbuki böyle bir koşu parkuru dünyada başka hiçbir yerde yok: Zemin, doğa, manzara, tarih, hava… En meşhur Spartathlon, Mont Blanc, Western State, Güney Afrika gibi ultramaratonlarında bile bu kadar çeşitli doğal güzellikler olmadığı katılanlar tarafından aktarılmakta. Bu arada resmi adı ile Salomon Cappadocia Ultra Trail 2017 yılından itibaren dünyanın en prestijli koşularının yer alabildiği ultra Trail World Tour (UTWT) takvimine girmeyi başarmış ve bu nedenle de pek çok yabancıyı, nispeten, çekmiş buraya.
start
Yarış başladı tam zamanında. Hepimiz, yaklaşık 450 koşucu zevkle tırmanmaya başladık Ürgüp çıkışına doğru. Güneş henüz doğuyor. Kapadokya’da epey turist var bu mevsimde bile. Balonlar güneşin doğuşunu izlemeye gelen turistleri alarak havalanmış, belki 100 tane; nasıl bir manzara: Peri bacaları, balonlar, iki tarafta Ürgüp’ün kayaya oyulmuş evleri. İlk başlarda henüz yorgunluk yok, tazeyiz. Bu nedenle de her şey mükemmel görünüyor. Kendim için yaklaşık 8-9 saat arası sürmesini planladığım koşunun ilk etabı 10.6 Km. İlk CP (Tazelenme Noktası)  İbrahimpaşa’ya ulaştığımızda havadan, manzaradan, olayın psikolojisinden etkilenerek iyi ki buraya gelmişim diyor herkes. Ancak henüz tırmanışlar başlamamış tam anlamı ile.
49586015
capp
Koşu Rotası
Clipboard01
Mesafe, CPs & Yükseklikler
Koşu rotasına ve yüksekliklere bakıldığında  Kapadokya olarak gezdirilen tüm şehirlerden geçildiğini görüyoruz. Ancak normal yollardan değil, arazide kah çıkarak, kah dik yokuşlardan inerek, kah dehliz gibi oyulan kayaların altından geçerek. Uçhisar’a kadar daha önümüzde 15 Kilometre ve iki tepe var aşılacak. Uçhisar 1500 metre yükseklikte kurulmuş. Bu tepenin eteklerine geldiğimizde ilk dik yokuşta herkes yürümeye başlıyor. Tam CP yaklaşırken nefis bir koku yayıldı etrafa. Zaten yürümekte olduğumdan etrafa bakınca bugüne kadar gördüğüm en güzel çiçek bahçelerinden birinin uzanmakta olduğunu gördüm patika boyunca. Bu bölgede genelde yabancılar eski harap evleri alarak restore ediyor ve bir İtalya, İsviçre modeli manzaralar oluşmasına yardımcı oluyorlar. 

İkinci CP Uçhisar’da ikmal tamamlandıktan sonra daha kolay bir etap olan üçüncü etap için yola çıkıyoruz. Göreme çabucak geliyor mesafe kısa olduğundan ve her çıkışın bir inişi deyimi kapsamında indiğimiz için. Ancak inişlerde düz değil: Taşlık, kumlu; bazı yerlerde ip ya da merdiven yardımı ile inilebiliyor. Her şey plana göre gidiyor gibi.  Ancak bundan sonraki etap Göreme-Çavuşin arası hem yorgunluk, hem artan sıcaklık hem de arazi nedeniyle zorlamaya başlıyor, ilk defa bu kadar uzun mesafeye çıkan biri olarak.  Ve planlar aksıyor. Çavuşin CP eriştiğimde 44 ncü kilometrede, hem yorgunluk hem de hedef gerisinde kalmanın etkisi ile moraller biraz bozuluyor. Bir an bu yollar bitmez bıraksanmı ki diye olta atıyor beynin korteksindeki bazı hücreler. Ancak ne olursa olsun bu 60K bitecek, o kadar masraf yapıldı, antrenmana çıkıldı, millete deklere edildi. egim2Çavuşin’den ümitsizce yola çıktıktan bir kaç dakika sonra duvar misali yükselen Akdağ’a  çarpınca “Bu ne yaaa!” demeden edilmiyor fakat tırmanma başlıyor. Ama ne tırmanış. Koşmak bir yana yürümek bile mesele. Bir yuvarlansak, ayağımız bolca bulunan taşlara takılsa aynen dağın dibinde buluruz kendimizi, o kadar. Bazıları ellerindeki kayakçı batonlarından destek alarak çıkıyorlar, resmen dağcılık etabı. Duvarın üstüne çıktığımda bitecek zannettiğim tırmanışlar bir kaç küçük ilave tepeciklerle devam ediyor.
brian1

Nihayet inişe geçer geçmez son CP’ye bitkin erişiyorum. Elli kilometre bitmiş. Bundan önceki en uzun mesafem 49K İznik. Burada biraz oyalandıktan sonra nerede ise kramp girecek ve bir numara büyük olmasına rağmen ayakkabıya sığmayan ve acımakta olan ayaklarla bir an önce bitmesi için son 10K yola çıkıyorum. Git git tekrar ufak çıkışlar, inişler. İnsanlar seyrekleşmiş rota üzerinde. Beş-Altı kilometre sonra Ürgüp görünüyor. Saatin şarjı bittiğinden mesafe ve zaman konusunda karanlıktayım. Gerçi sırttaki çantada telefonu var, ancak şimdi kim duracak, sırt çantasını indirecek, içinden telefonu bulup saate bakacak. Zaten su ve kola içmekten mide cambul cumbul ses çıkarmakta. Vücut nedense bu içeri alınan suyu kullanmıyor ve sürekli susuzluk mesajı veriyor.

Neyse, Tam geldik derken bir de ne göreyim: Bizim koşmamız için işaretlenen yol Ürgüp’ten uzağa doğru kıvrılıyor 60K tamamlanabilmesi için. Artık son bir gayretle her köşede yolun tekrar Ürgüp’e dönmesini  beklerken, nihayet bir noktada yarışı bitirmiş arkadaşları için geri dönen bir genç “Ha gayret 1K kaldı” deyince canlanıyorum. Son metreler bayır aşağı fakat parke taşlar var, şehre girildiğinden. Burada depara kalkarak bitişe erişiyorum, kendi PR mesafesi olan 60 Kilometreyi tamamlamış  olarak; hem de yol boyunca çeşitli nedenlerle, kramp, sakatlık, düşme, yaralanma durumunda kalarak ilk yardım bekleyenler kervanına katılmadan bu ilk en uzun mesafeli koşumda (Aslında ITRA-International Trail-Running Association- kullandığı formüle göre parkurun yükseklik kazanımı/100, mesafeye kilometre olarak ekleniyor, güçlük derecesi kapsamında. Bu durumda 1.810 metre YK olan bu parkurda toplam mesafe=61+18.1= yaklaşık 80Km’ye uzamakta.) 
DSC_1894
Bir kere daha “Geç olması hiç olmamasından iyidir” mottosu ile koştuğum dokuz saat  ancak dokuz yıllık bir yaşanmışlıktan fazla zevk aldığım bir olayı iyi ki yapmışım diyorum.
.. Ürgüp 21 Ekim 2017
!!!!!!!!!!!!!   Ana Sayfa için buraya tıklayınız   !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
 Not-1: Yorumlarınızı bu yazının altında BİR CEVAP YAZIN-YORUM kısmına yapabilirsiniz,
Not-2: Bu yazıyı sevdiklerinize “FORWARD” edebilirsiniz.
DSC_0371
EFE_9370_1680x1120
DSC_0231_1680x1120
EFE_9412_1680x1120

 

Yine Yenildik!

milli
Toplam Değer= 0 (Sıfır) EURO

Yine aynı hikaye: Son iki maçı kazanırsak bilmem ne kupasına gidebiliriz, haydi aslanlar! Rasyonel bir düşünce yok, analiz yok, çalışma yok, ama gaz çok, haydi aslanlar. 

İzlanda üçyüzbin nüfus, yüzbin kilometrekare ,dünyanın en soğuk yerlerinden biri, volkanik topraklar, top oynamak için gerekli geniş düzlükler, yeşillikler olmaması gerekir. Ancak bilmem kaçıncı kez bu takıma karşı hezimete uğruyor, 80 milyon insanın içinden çıkan, çoğu Avrupa’da yetişmiş, ya da sonradan gitmiş, gelmiş bebeler. Bebeler, çünkü şımarıklar, tembeller, insanlar şişirmiş, her gün gazete, TV, internet kim kimle gezdi, ne giydi gibi insanımızın tipik karakteristik ve kültürünü yansıtıyorlar. Zorla koşmaya çalışıyorlar, zaten birbirleri ve yöneticileri ile kavgalılar, aralarında Türkçe bilmeyen bile var. İzlandalı futbolcular ise işi zevkine yapıyor. Zaten 15-30 yaş arası erkek sayısı 30.000, demografik yapıya bakılırsa.Bunlardan 30 kişi takıma çağrılsa, bin kişide biri milli futbolculuk yapıyor, kasaplık, öğretmenlik vb. mesleklerinden kalan boş zamanlarında.

Bu garip kişiler yine çalışmadan, üst düzey şımarıklık ve gazla, sadece Eskişehir büyüsü diye ad taktıkları bir hurafeye sığınarak sahaya çıkan, seksen milyonun gözünün içine baktığı 11 şımarık ve tembel adam, başlarında işi bitmiş Romanya’lı bir yönetim emeklisi ile üç gol yiyor ve hala sırıtıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde, içeride, iki büyük (!), lafta, takım sahaya çıkıyor; neymiş adı derbi. Takımların kadrosuna bakıyorsun 8/11 yabancı. Sanırım bu da sınır olduğundan, yoksa 11/11 olacak ya…(Nihayet bu da gerçekleşti: 14 Ekim 2017 tarihindeki Galatasaray-Konyaspor maçına, Galatasaray 11’i de yabancıdan oluşan ve Türkçe tezahüratları anlayaman bir takımla çıktı. Alttaki yoruma bakınız.) Arkalarından statlarda, TV başlarında milyonlar. Biri gol atsa diğerleri ah, vah, kavgalar, hatta cinayetler.

Ülkede spor adına yapılan başka faaliyetler bunların yanında binde bir. Okullarda spor göstermelik, zaten vakit bulunamıyor deniyor. Ancak sadece vakit sorunu değil, kültür sorunu, kafa yapısı, tembellik. Türk vatandaşları obezlikte dünya liderliğine oynuyor. Çocuklarına sonsuz kaynak aktarıp en iyi (Yine lafta) okullarda okutmaya uğraşan ana-babalar, kendileri de bilmediğinden çocuklarının sağlığını ve geleceğini tehlikeye atacak şekilde 8-10, hatta daha küçük yaştan beri çocuklarının aşırı kilolarını görmüyorlar. Spor yok…

Gelişmiş ülkelerde ilk-orta-lise-üniversite kampüsleri spor alanları ile dolu ve spor yapılıyor. Bizde okulların bahçeleri betonla kaplı, evler, siteler rantsal dönüşüm sonrası zaten az olan bahçelerini tamamen kaybediyor; sokaklarda koşmak bir yana yürümek imkansız, altyapı ve hain sürücüler nedeniyle. Doktorlar profesörler(!) koşmayın diyor ülkede. Çünkü koşmazsan hasta olacaksın ve bu özel hastanelerin, ilaç firmalarının cirolarına katkıda bulunacaksın.

Bırakın artık 8/11 yabancı kadroların oluşturduğu sözde süper, fakat gerçekte ne idüğü belirsiz bu takımları desteklemeyi, gaza gelip anlamsızca ve boşuna milli takımın İzlanda’yı yeneceği günleri beklemeyi; her hafta maçlardan sonra yüzlerce boş adamın hiç bir bilimsel ve teknik değeri olmayan fakat mahalle ağzı, argo dolu sözde “maç kritikleri” diye tüm kanallardaki palavra bölümlerini izlemeyi. Giyin şortları, spor ayakkabılarını, çocuklarınıza da giydirin, koşun. Üzün artık bu takımlar üzerinden rant sağlayan meşhur patronları ve futbolcuları,  yaşamımızdan epey süre alan TV kanallarını, bu işten para kazanan palavracı yorumcuları, koşmayın diyen doktorları, ilaç firmalarını, özel hastaneleri, çocukları şişmanlatan “junk food” üreticileri ve satıcılarını. Kendinizi düşünmüyorsanız bile çocuklarınızı kurtarın bu sarmaldan, derim... Ankara, 7 Ekim 2017

Not: İyi ki bu maçı seyretmemişim, sabah internetten öğrendim.; o da aradığımdan değil, öylece önüme çıktığından…

 

En bi son Eğitim Kararı

Mahallemizde, biraz uzakta, başka şehirlerde, sürekli çevre, yollar, kaldırımlar, coğrafya değişir, değiştirilir; genelde keserek, delerek, yıkarak, plansız, programsız, koordinesiz. Önce yol yapılır, asfalt cillop gibi denilen cinsten. Hemen sonra su için yolu delerler epey bi uğraşarak; o kapatır, doğalgazcı gelir deler; o gider yandaki arsaya tekrar su, elektrik, doğalgaz, internet çekimi için yol kesilir enlemesine ve çukur olur oralar yamanana kadar… Bu nedenle, örneğin GPS sistemi ile bir noktadan diğer bir noktaya varmak isterseniz, bazen çıkmaz sokaklara, kapatılmış yollara çıkar, çukurlara düşebilirsiniz. 2020’den sonra devreye girmesi planlanan şoförsüz arabaların, insandan çok daha güvenli ve daha az riskli olarak lanse edilmelerine karşın bizim buralarda pek uygulanma imkanı olamayacak gibi.

Yollar böyle olunca eğitim farklı mı olacak sanki: O da değişir her sene, her dönem, OKS, SBS, TEOG… Sonu gelmez, daha birinin bilimsel olarak ölçümü değerlendirmesi yapılamadan hooop bir diğeri. Sürüklenir öğrenciler ve veliler bir sistemden diğerine, pek düşünmeden anlamadan ne olduğunu, ne olacağını. Rehberler zaten deneyimsiz ve asgari ücretli gençler, daha hiçbir sistemi öğrenmeden akıl vermeye kalkarlar bilmeden. Bu nedenle çok basit olarak sıralama ile yerleştirilen tüm bu sistemlerde hâlâ geçen senenin puanlarına göre okul seçimi yaparlar, bilinçsizce. Herkes en meşhur puanı en yüksek okula girsin ister evladını, sanki bu okullardan mezun olunca en iyi üniversiteler gireceğini düşünerek mahdumunun, kerimesinin. Bu okuldan mezun olanlar kesin şu üniversiteye girer, şu okula kalırsa çocuğum istediği bölüme giremez gibi rasyonellikten uzak kulaktan dolma ve moda bilgilerle çocuğunu en uzak noktadaki, bazen başka şehirdeki okula gönderir.

Halbuki, biraz düşünse, inceleme yapsa, sorsa A-okulunun aslında B-okulundan hiç bir farkı olmadığını görecektir, bir kaç istisna hariç. Neden? Yine hedef alınan ve sürekli değişen üniversite giriş sınavında yüksek puan almakla mezun olunan lisenin bir korrelasyonu yoktur. Evet istatistik olarak A-okuludan mezun kişi  ile üniversite giriş başarısı arasında bir ilişki var gibidir. Ancak istatistik teknikleri buradaki üçkağıdı göremez. Bu istatistiki yöntemleri geliştiren yabancılar bilemezler bizim ne gibi manipülasyonlar yapacağımızı. Halbuki öğrencidir okul kazanan, yüksek puan alan, okul değil: İlkokul sonrası kurulan sistemle seçilen öğrenciler bu adı çıkan okulları tercih ederek ve giderek daha ince elenerek uzak yakın demeden, buraların puanını habire yükseltir. Buralara giren ve istatsitiki olarak 2-3-4… sigma seviyesinde zekâ sahibi çocuklar, yine bu zeka ve çalışkanlıkları sayesinde üniversite sınavında ilk bilmem kaçı oluşturunca, okul başarılı gösterilir. Halbuki yoktur A-okulunun öğretmeni ile B-okulununkinin.

Bu rakamlarla kafası iyice karışan veli, zaten fazla okuma ve inceleme alışkanlığı olmadığından ve de Onur Caymaz bir kitabında belirttiği gibi “Entellektüelinden otobüs şoförüne dek herkes sonsuz özgüvenle yaşıyor artık. Ülkemde yaşadığım kırk yılın hiçbirinde bunca özgüven patlamasına tanık olmamıştım. Bunun sebebi gittikçe cahillik batağına saplanmamız sanırım. Zira bilmeyenlerin tüm bildiklerinden emin olduğunu; bilenlerin de hiçbir bilgisinden emin olmadığını biliyoruz” bir ortamda uyar akıntıya ve çocuğunu en yüksek puanlı bir okula verebilmek için her türlü cambazlığı yapar. Birinci tercih, ikinci tercih, üçüncü tercih diye uydurulan sistem(!) sayesinde okullar başladıktan sonra bile çocuğunu bir okuldan diğerine transfer ettirmeye uğraşır.

Burada ortaya çıkan sorunlardan en önemli iki tanesi, seviye ve mesafedir. Seviye için hazırda yaşanmış bir örneğim var: Bir akrabamızın çocuğu otuz küsur binli sıralarda o zamanki lise seçme sınavından puan alır. Normal olarak evine yakın bir okulda dördüncü sırada bir okula kayıt olur. Kısa süre sonra bununla yetinmeyen ebeveyn üçüncü tercih sonrasında çok daha yüksek puanla girilebilen meşhur bir okulda kalan son kontenjanı yakalar. Ancak bu okuldaki en düşük öğrenci sırası onbinden düşük olduğundan öğrencimiz seviye olarak en son sıraya düşmesinden öte, bir önceki akranından epey fark yemiştir. Bu kötüleme anlamında değil, ancak bu sistemde hayatta kalabilmek için kurulan kriterlere göre, rakipleri ile başetmesi mümkün değil. Bir süre sonra ayak uyduramayınca her türlü kompleks ile hem psikolojik açıdan rahatsız olur hem de başarı puanları düşer. Ayrıca bu okul öncekine göre uzakta olduğundan bir de serviste harcanan zaman ve verilen para da bonus kalır.

Okul servisleri, bence, en riskli, zaman yeme canavarı ve masraflı bir yöntem. Her gün haberlerde rastladığımız servisler, kaza olmadığı zamanlarda bile trafikte kahramanca kullanan sürücüleri ile tanınır. En dikkatli, kurallara uygun seyir etmesi beklenen bu servisler benim gözümde en sevdiklerimizi teslim etmek için belki de en son tercih olmalı. Burada da fazla düşünmeyen ve en kısa yoldan çözümü gören ebeveynlerin sözde en sevdiklerini bu araçlara teslim etmeleri bana çok garip geliyor.

En bi son açıklanan ve henüz tam olarak bilinmeyen ve ileride tekrar değişme olasılığı yüksek olan durumda bu sakıncalar ortadan kalkacak gibi. Rasyonel bir düşünce eseri mi yoksa deneme yanılma yöntemi mi bilinmez, bence bu yerleştirme metodu ile bir çok sakıncalar ortadan kaldırılmış olacaktır: Öncelikle, en yakın okula giden çocuk(lar) özellikle büyük şehirlerde çok büyük kazanımlar sağlayacaktır:

  • Günde 1-2 saat belki de daha fazla trafikten kazanç sağlayacak çocuklar, bu zamanlarda spor, müzik gibi uğraşlara vakit harcayabilecekler.
  • Veliler çocuğum okula vardı mı, ya da okuldan hâlâ dönmedi sendromundan kurtulmuş olacaklar.
  • Kaza riskleri azalacaktır,
  • Yarış arabalarına taş çıkartan ve hiç bir kural tanımayan servis denilen ucube sistem ortadan kalkmasa bile hizaya gelecek,
  • Ebeveynler ekonomik olarak önemli kazanç sağlayacaklar,
  • Şehir trafiği önemli rahatlama sağlayacaktır. “Tatilde trafik rahatladı, okullar açılıyor, eyvah trafiğe dikkat” gibi atılan başlıklardan bunu rahatça görebiliriz.
  • Okulların başarı grafikleri birbirine yaklaşacaktır. Böylece sözde çok başarılı bazı okullar kendine gelecek, başarısızlık nedeniyle motivasyonu bozulan okullar kendine gelecek ve toplamda standart sapması çık genişleyen sistemde herkes kazanacaktır,
  • Lokal okullar da değer kazanacak, böylece okul mezuniyetine göre bir sınıflandırma azalacak, çocukların özgüvenleri daha fazla sağlanacaktır.
  • Üç-dört harfli kodlu ve sürekli değişen sınavlara hazırlık için daha ana karnında gideceği hiçbir işe yaramayan fakat ekonomik, sosyal, zaman ve eğitim açısından felaket zararlara neden olan hazırlık kursları saçmalığına da gerek kalmayabilecek. Böylece 7/24 fasılasız ve fakat hasılasız eğitime gönderdiğimizi zannettiğimiz çocuklar çok daha iyi yetişebilecek: Kendini derslerine vererek, spor yaparak, müzik dinleyerek, okula ilave tekrar yollarda vakit harcamadan kâr ederek,
  • Bu kurslara harcanan ve toplamda dünyanın en iyi üniversitelerinde okutmaya bile yetişecek bir meblağa ulaşan paralar çok daha faydalı yerlere aktarılabilecek, (Bir arkadaşımın çocuğu hesaplamış: İlkokuldan itibaren özel okul+kurslara harcadığı para 500 bin TL’yi geçmiş. Eğer bunu yatırımda değerlendirmiş olsa çok daha yukarı çıkacak bu para ile dünyanın ilk 100’ünde bir üniversite okul aidatı ve yaşama olarak 4 yıl yetebilecek bir tutar.)

Üniversiteler için de durum benzer: En iyi, en yüksek puan alan öğrenciyi alan üniversite kendini bir şey zannediyor. Halbuki dünya ile kıyaslayınca bunların çok azı istisna pek de bir başarısı yok. Belki sadece yurtdışı yüksek lisans, doktora için yıllar içinde tanınmış, bilinen bir kaç üniversitelerden kabul oranları yüksek olması burada düşünülebilir. Ancak bir yaygınlık sağlansa belki, yurtdışında bilinen üniversite sayısı da artar. Ayrıca genelde İstanbul, Ankara’ya yüklenen öğrenciler kendi memleketlerinde kalarak hem ekonomik açıdan ailelerine yük olmazlar hem de daha güvenli, emniyetli ve daha rahat şartlarda, çok daha fazla zaman kazanmış olarak okuyabilirler… Ankara, 4 Ekim 2017