Niye Koşuyorsunuz?

Niye koşuyorsunuz? Yıllık atletizm lisansı çıkarmak için istenen rapor almak üzere kayıtlı olduğum Aile Hekimimize başvurduğumda rapor yazacak olan doktordan gelen ilk gelen soru idi.

Ülkemizde yarışlara katılabilmek için sonunda  “ilgili sporu yapmasında sakınca yoktur”  ibaresi olan A5 boyutlu bir kağıt istenmekte. Daha pratiği ve havalısı ise bu raporla birlikte İl Atletizm Bürosuna bu rapor, nüfus kağıdı fotokopisi (kimlik numarası ile tüm bilgilere erişilebildikten sonra nerede ise tamamı ile kalkan bu kağıdı neden isterler bir sır), iki fotoğraf ve bilgisayardan indirilen müracaat formu ile, tamamen formalite ve -mış gibi yapmak üzere alınan “Atletizm Lisansı”. Bu lisansı alınca atlet oluyor insan:) Ancak bunun için gerekli en çetin iş olan sağlık raporu alabilmek ise her babayiğidin harcı değil. İlgili yönetmelik olmasına rağmen Aile Hekimlikleri tamamen kendi görüşlerine bağlı olarak bu raporu veriyorlar. Örneğin Denizli’de bir mahalledeki bir aile sağlığı merkezine başvurduğunuzda EKG’nizi çekip, buna dayanarak raporu alabilirken, Ankara’da dışarıda çektirilen EKG raporunu dahi getirseniz rapor alamayabiliyorsunuz, keyfe keder yani. Zaten EKG’den anlayan da yok, maksat -mış gibi yapmak. Neyse tanıdık bularak ya da paranıza kıyarsanız özel bir hastaneden alınan bu raporla bir yıllık lisans sahibi olabiliyorsunuz. Yarışları organize edenler de bu raporu sadece ve sadece kendilerine bir şey olmasın diye belki de yasal gereklilik istiyorlar. Onlar da -mış gibi yaparak sizin raporunuzu onaylıyor. Burada tek -mış gibi yapmayan bizim gibi bu işe neden kalkıştığı belli olmayan saf koşucular. 50-60-80-100 Km. boyuna göre koş koşabildiğin kadar. Ultra-Maraton için yine laf olsun beri gelsin kabilinden istenen malzemeleri almak nadir noktalardan biri için Kadıköy’de bir dükkana gittiğimde adam: “Abi buraya zaten normal biri düşmez” demişti.

Aile doktorumuza neden koşmak gerektiğini izah etmeye çalışırken,kendisi tüm Türk doktorlarının klasik dilinde olan “koşmayın, yürüyün” cülerden olduğunu anladım. Yine klasik soru geldi: Sizin mesleğiniz ne ki? Allahtan bu soruya daha önceden çalışmıştım, hemen yapıştırdım: Ben Sağlık Meslek Yüksek Okulunda ders veriyordum, İstanbul’un bir yerinde, bir dönemlik akademik kariyerimi şişirerek. Çünkü böyle yanıt gelmezse, örneğin devlet memurluğundan emekli vb. hemen siz ne bileceksiniz, zaten ülkede herkes her konuyu biliyor cümlesini hak ediyorsunuz demektir.

Gerçekten, okuduğum tüm İngilizce bilimsel paper denen yazılar ve haberler belirli ön şartlar sağlandıktan sonra, kalp, diz kapağı, kilo vb., koşmanın hatta HIIT (High-Intensity-Interval-Training) denen nefesi bitene kadar kısa koşularla yapılacak egzersizlerin çok faydalı olacağı yönünde. Yürüyerek, hatta bizimkilerin yaptığı şekilde kımıl zararlısı sür’atinde ve kulakta telefonla salınmanın, sağlık ve çoğunluğun hedefindeki kilo vermeye pek katkısı yok, okuyup, anladığım kadarı ile. Burada da insanlarımız kimi kandırıyor bilmiyorum ama spor yaptığını birilerine göstermek istiyor gibi, ellerindeki bir-buçuk litrelik su şişeleri ile. Bu da çok komik, genelde 10-15K koşmadan su ihtiyacım olmuyor benim, 5 dak/Km’den daha süratli koştuğum halde. Halbuki gözlemlediğim spor yapıyor-muş gibi yapan bu insanlar 3-5 km ve 15 dak/Km. süratli bir olay için bu su şişelerini neden taşırlar, bir sıkıntısı olanlar hariç, diye düşünürdüm hep.

Bu olaydan sonra anladım ki doktoru neden koşuyorsunuz diyen ve koskoca “İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Spor A.Ş. tarafından organize edilen, dünya’da iki kıta arasında koşulan tek maraton olma özelliğine sahip ve IAFF’ın altın kategorisinde yer alan Vodafone  İstanbul Maratonu’na sadece 1.200 Türk ve 1.600 yabancı olmak üzere 3.000 kişinin katıldığı  bir ortamda insanların başka bir şansı olamazdı ki!  Ankara, 28 Eylül, 2017

Önce mi Sonra mı – Before or After ?

Çeşitli kültürleri görmenin oralarda yaşamanın insanlara çok farklı katkılar sağladığı  hep söylenmektedir: Çok yaşayan mı çok gezen mi bilir; ya da buna ilave olarak çok okuyan, internette çok gezen mi bilir ilave edilir. Ancak benim bu yazıda vermek istediğim mesaj için “çok gezen, gören, yaşayan” terimi daha uygun olacak. Gördükçe karşılaştırma yapılabiliyor, karşılaştırma yapılabildikçe üzerinde düşünülebiliyor, hangisinin topluma daha faydalı olacağı, doğrusu faydalı olmuş olduğu ve bu nedenle ileri toplumlar olarak anıldıkları görülebiliyor. Çünkü görmeden, bilmeden, okumadan eleştirel düşünce katına erişilemiyor, bu da olmayınca toplum içinde yaşamak düzgün insanlar için bir ızdırap haline geliyor.

Yaklaşık kırk yıl önce ABD’de eğitim alırken edindiğim yaşam deneyimi ve gördüklerim daha sonra aynı ve farklı ülkelerde bu kırk yıl içerisinde çeşitli fırsatlarda gördüklerimle kendi ülkemde ve daha az gelişmiş kültürlerle karşılaştırıldığında bunun toplumların gelişmişlikleri ve geleceklerini nasıl etkilediği ve etkileyeceği fikrini veriyor. 

Lafı bu kadar dolaştırdıktan sonra birden deniz kenarına indirmek için örneklemeye başlamak isterim. 1980 yılında ilk defa bir evim oldu kira da olsa, ABD’de. Evi teslim aldığımda içerisi tertemiz ve bizim burada evi aldıktan sonra kendimiz için hazırladığımız düzeyde idi. Bunun nedenini iki yıl sonra evi teslim ederken anlamış oldum: Ev tesliminde istersen kendi çabanla kendinden sonra evi alacak kişiye en temiz hali ile bırakmak ya da belirli bir para bırakmak zorundasın. Bunun bedeli yine yönetim ya da ev sahibi tarafından yapılan denetleme sonrası belirleniyor. Tertemiz teslim aldığın, bulduğun evi en ufak bir çizik bile olmayacak şekilde, badanalı, demirbaşlar çalışır durumda teslim edeceksin; kendi pisliğini kendin temizleyeceksin. İkinci nokta kendinden sonra gelene yani topluma karşı saygını gösteriyorsun. Hemen geçelim bu tarafa: Ev sıfır değilse, kiracı çıkmış ise görünen manzara hepimizin bildiği; her taraf kullanım yılına göre tahrip edilmiş, taşınma izleri ve artıkları her yerde, genelde tesisatlarda hasar, arıza… Hatta birçok takıntı, kira borcu, yönetime borç, eskiden elektrik, su, gaz borcu… Kendi pisliğini başkasına temizlettirmenin verdiği zevk.

Yaşamı her alanında ve anında durum aynı. Spor salonu: ABD spor yapılıp bittikten sonra kullandığın aletleri yerlerine koyuyorsun orayı işleten tarafından konulan ıslak-kuru mendillerle tuttuğun , yattığın yerleri temizliyorsun, ışıkları varsa TV ve benzeri diğer aletleri kapatıyorsun, senden sonra kimse yoksa, kapıyı bacayı kilitleyip çıkıyorsun. Bu tarafa geçiyoruz: Kullanılan aletler ortalarda atılmış, senden sonra gelen ya da salon görevlisi kaldırsın, işi ne? Yürüme bandını terli ellerinin tuttuğu şekilde ve hatta çalışır biçimde bırak, senden sonra gelen isterse temizlesin. Camlar kapılar açık, yok yağmur girer, rüzgar çarpar sana ne, nasılsa ömrün boyunca ardını toplayan biri var. Hatta aletleri yerlere fırlat kırılsın, dökülsün nasılsa bir daha kullanmayacaksın.

Piknik yerleri, gezi alanları, su başları: Çıtlat çekirdekleri kabukları yerlere öbek öbek yığ. İçtiğin suların pet şişelerini fırlat etrafa, hatta cam şişede bir şeyler içmiş isen onları da kırarak at ki senin buralardan geçtiğin belli olsun, şanın yürüsün.  

Park ederken arabanı öylece bırak. Çizgilerin içine, engelli park için ayrılmış yerlere  ya da mekan girişlerini engelleyecek şekilde en yakın noktaya bırak ki ne kadar uyanık ve akıllı olduğun belli olsun. Nasılsa diğerleri senin kadar akıllı değil kurallara uyuyor enayiler. Önümüzde bir ilk okul var. İnsanlar(!) çocuklarını araba ile getiriyor. Ancak en sonra gelen en yakın yere park ediyor. Fizik kurallarına aykırı bu durumu nasıl çözmüş dahî insanlarımız: Bir kaç arabanın çıkışına engel olacak biçimde ikinci, üçüncü hat yaparak ya da okul giriş kapısına koyarak. Aynı olayı ABD’de okul pistinde koşarken defalarca gördüm: Bir sonra gelen kesinlikle öne geçmiyor, en son arabanın ardına park ediyor. Bu şekilde belli bir süre sonra gelenler belki bir kaç kilometre uzağa park ediyor ve yürüyor, hiç düşünmüyor, yeltenmiyor bile bir bakayım önlerde yer var mı diye.

Kimler kazanıyor bu kaos ortamından: Üçkağıtçılar, pervasızlar, saygısızlar, görgüsüzler… Düzgün insanlar çekiniyor bunlarla dalaşmaya, belki arkasında bir dayısı vardır, belki kendisi önemli ve yetkili biridir bazen de korku, kavga, yaralama hatta öldürmeler her an televizyon ve internette.

Konunun eğitim-öğretim derecesi ile de bağlantısı, bilimsel olarak ortada olmasa da gözlemlendiği kadarı ile, fazla değil. Arabalara masum amaçlarla olanları olduğu kadar kendilerini teşhir etme amacı ile de konulduğunu düşündüren üniversite, meslek belirten logolu kartlar, stickers yapıştıranların da benzer davranışları sergilediğine sıkça şahit olmaktayız; öyle ki “Eğitim Şart” repliği sadece komik kalıyor.

Image result for eğitim şart repliği

Bütün bu verilen örneklerin ve daha burada yazılmayan her an şahit olduğumuz binlercesinin ardında yatan psikolojik ve sosyolojik bozuklukları irdelemek ve çözüm önerileri sunmak değil bu yazının gayesi, sadece bir tespit, serzeniş. Yoksa çok derin konular: Bir şeylere rahata çaba harcamadan başkalarının çalışması erişmenin, borçlar ve rant sayesinde bisiklete binmeden jiplere tırmanmanın,  hatlı telefon kullanmadan son moda cep telefonlarına sarılmanın getirdiği görmemişlikler. 

Bence medeniyet ve toplum içinde yaşamanın, doğrusu gelişmiş bir toplum olabilmenin yolu kendinden sonra geleni yani toplumu öne koyabilmekten geçiyor. Kendinden sonrasını düşünmeden yaşayan toplumlar bilimde, teknolojide, insanlıkta hep geri kalmaya mahkum ve bunun örnekleri de her gün gözlerimizin önünde.  Ankara, 21 Eylül 2017

Ada Turu

Sinop, uzun zamandır gezmeyi ve belki de ileride yaşamayı düşündüğüm bir şehir. Yıllar öncesi bir kere gitmişliğim vardı. İnternet üzerinden edindiğim bilgiler ve görsellere Sinop’lu öğrencilerimin önerileri eklenince sabırsızlıkla beklediğim bir olaydı. Hele doğuya doğru uzanan yarımadada yerleşim olmadığını ve koşulabilecek uzun mesafe yollar olduğunu “google maps” üzerinden görünce bir fırsat çıkmasını bekler durumda idim. Nihayet bu fırsat elime geçti: Karabük ziyaretim sırasında Amasra üzerinden yola çıkarak hem Sinop’u görecek hem sahilden Karadeniz kıyılarını geçecek hem de ıssız görünen yarımadayı koşacaktım ( Sonradan Sinopluların buraya ADA dediklerini öğrendim.)

Nihayet Sinop’a ulaşıp bir yere hem de “Ada Turu” yapılabilecek insansız ve betonsuz en yakın noktada bavulları açtıktan sonraki gün sabah yedide yola çıktım, kaldığımız yer Karakum’dan. Daha önceden de biraz istihbarat yapmaya çalışmıştım. Fakat hayret Sinoplular burayı bilmiyor gibi. Ya hiç gitmemişler ya da araba ile gezerken bira içmek ve çekirdek yemek için bir kaç noktada eyleşmişler, kalıntılardan anlaşıldığı kadarı ile. Kimi orası onsekiz-yirmi kilometre çok uzak, kimi çok yokuş gibi kulaktan dolma bilgiler verirken bıyık altından da gülmekte oldukları kolayca anlaşılıyordu, bu yaşlı amcanın oralara çıkma fikrine.

adaNe olur ne olmaz, köpek çıkar belki diye elime de bir sopa aldım. Zaten arazide koşan cross yapanlar için en büyük sorun başıboş hatta sahipli olup sırıtarak “birşey yapmaz, korkma” diyen köpeklerle gezenler olur genelde. Sabah erken kalkmış bir İstanbullu Sinoplu’dan yolu sordum garantiye almak için. Bana eli ile bulutla kaplı tepeyi göstererek dümdüz asfaltı takip etmemi söyledi. İlk üç kilometre 500 metrelik bir irtifaya tırmandırdı yol. Turun başlangıcında daha bir kaç yazlık villa hemen kayboldu. Sağımda deniz ve deniz nerede ise doksan derece inen yamaçlar solumda kah açıklık kah ağaçlık yoldan koşmaya devam ettim. 

Tepeye çıktığımda manzara müthiş idi. Deniz göz alabildiğine uzanıyordu. ada_2Yolda ne insan, ne araç ne de köpek vardı. beşinci kilometreden sonra bir kaç ahır göründü ve tabi doğaya salınan organik süt veren inekler. Bu şekilde on kilometre kadar koştuktan sonra Sinop Batısından tekrar şehir merkezine girdim, elimde sopa ile. Sopayı atmamıştım yarın tekrar koşarsam diye. Şehir merkezine girdiğimde saat sekize geliyordu. İnsanlar mesai için yavaş yavaş sokaklara çıkıyorlardı, fakat fazla bir kalabalık yoktu. Yolun üçe ayrıldığı bir noktada durarak bir teyzeye ( benden küçük  olsa da insanlara teyze, dayı deme alışkanlığı var.) Karakum’a  giden yolu sorduğumda en soldaki yolu gösterdi ve orası çok uzak diye ekledi, terden sırılsıklam olan T-shirt ve garip kıyafetime rağmen. Tabi cevap vermedim” Teyze on kilometreden fazla koştum zaten, bundan sonrası küsurat diye, sadece sağol” deyip devam ettim. Kaldığımız yere geldiğimde bir hayali daha gerçekleştirmiş olmaktan mutlu olmuştum. Sinop 12 Eylül, 2017.

Main PAGE

sinop_ada_turu

Karadeniz Karadeniz

Uzun süredir düşündüğüm Batı-Orta Karadeniz gezisine Karabük’ten başladım. Denizle ilk kucaklaşılan nokta,  Amasra’da kahvaltı, Türkan Abla’nın yerinde. Amasra ile ilgili fazla yazmaya gerek yok: Dar sokaklar, araçlarla dolu, Eylül olmasına rağmen. Burada fazla oyalanmadan daha doğuya ve sahilden araba ile gitme planı devreye alındı. Hedef İnebolu idi. Neden olduğunu bilmiyorum. Belki internet üzerinden edinilen bilgilere göre İstiklal Madalyalı bir şehir olması, tarihi, güzellikleri…

Yol üzerinde sağa-sola bakarak yavaş bir sür’atle ilerleImage result for gideros abantrken birden müthiş bir koy ile karşılaşıyoruz: Amazonlar tarafından kurulduğu belirtilen yerleşim yerindeki 3 bin 500 yıllık geçmişe sahip Gideros Koyu diye okuyorum internetten. Hemen dik yokuşlu yoldan aşağı iniyoruz. Manzara hep benzer, bakımsızlık, ihmal. Birkaç pansiyon, café, balıkçı evleri. Buradaki teknelerden koya mazot sızıyor. İtalya’nın meşhur Amalfi’si, Portofino’su buranın doğal güzelliği ile karşılaştırılamaz bile. Ancak bilinirlik, sunum, çevre buraların ancak lokal olarak tanınmasına olanak sağlayabiliyor, gibi geldi bana.

Yazının ilerleyen bölümlerinde de yer alacağı şekilde genelde sahil yolu çok kıvrımlı, inişli çıkışlı, bazen bozuk yollar, fakat müthiş bir tabiat, şahane bir deniz manzarası. Her köşe dönüşünde “vowwww” denebilecek bir güzellikte ya deniz, ya orman, çoğunlukla da ikisi bir arada görüntülerle karşılaştık. Ancak geçtiğimiz şehirler, durduğumuz yerler insanlarımız tarafından ancak bu kadar olabilir denilebilecek derecede tarumar edilmiş. Şehir denilen apartman topluluklarının olduğu yerler sanki Kuzeyden gelecek tehlikelere karşı korunmak üzere inşa edilmiş birbirine sıkıca bağlı apartmanların olduğu taş yığınları. Dar yollarda çok sık rastlanmayan araba ile durulabilecek yerler ise buralardan geçen insanların özelliklerini yansıtacak şekilde pis ve atık dolu. Bu kadar güzel yerlerde nasıl insanlar pisliklerini bırakabiliyor, hayret edilebilecek bir durum, hiç bir hayvanın pisliğine rastlanılmazken!

çöpler

Bu ortamda İnebolu’ya ulaşıyoruz. İnternet üzerinden araştırma yaptığım ve 10/10 değerlendirme alan bir pansiyona yönleniyoruz ilk önce. Ancak, buranın eski sahibesi devretmiş başkasına. İlk girişte bu “ratinglere” nasıl güvenilmemesi gerektiğini anlıyor insan. Oradan hemen ve sürat’le uzaklaşarak nispeten daha köklü ve daha lüks bir otele giriş yapıyoruz. Sonra heyecanla İnebolu turumuza başlıyoruz. Ancak heyhat: Sahil boyu birbirine yapışık apartman silsilesi bütün hayalleri yıkıyor. Bu apartmanların ne önünde ne arkasında bir karış toprak bırakılmadığı gibi dış cephelerden boya badanadan nasibini almamış çirkinlikte. Şehir merkezi ise çok klasik bir Anadolu görüntüsü.

Sabah nihai hedef olan Sinop için tekerlek dönüyor, yine korkunç güzel deniz-orman tabiat manzaraları ve dönemeçli yollardan. Sinop gerçekten güzel ve modern bir şehir havasında.  Eylül ortası gelmiş olmasına rağmen oteller hem dolu hem de pahalı. Özellikle de buraya geliş nedenlerinden biri olan deniz manzaralı oda yok. Gündüz arkadaşımın önerdiği uygulama otelinde ise sempozyum nedeniyle iğne atsan denize düşmüyormuş. Bu arayış sırasında yolumuz daha önceden Gelişim Üniversitesindeki Sinoplu öğrencilerimden kulağımda kalan Karakum’a düşüyor. Burada Sinop Öğretmenevi tabelasını görünce kapıya yönleniyoruz. Şansımıza  bir oda varmış. Çok güzel bir manzara var öğretmenevi part oteldeki odamızdan: Çamlar arasından deniz görünüyor. Odalar çok temiz ve lüks otellerden daha kullanışlı apart odalar. Burada konaklamaya karar veriyoruz. Sonradan çok isabetli olduğunu anlıyoruz bu kararımızın: Hem şehir merkezine yakın, yürüme mesafesi 3K, hem de ada tarafına yakın ve gayet sakin. Yerleştikten sonra plajda soluğumuzu alıp biraz yüzüyoruz, zaten akşam yakın. 

Sabah saat yedi olmadan kalkıyorum, deniz ve çam havasının verdiği hafiflik ile. Daha önceden yaptığım keşif kapsamında “Ada Turuna” çıkıyorum. Ada dedikleri Karakum’dan başlayıp tur atarak şehrin merkezine aksi istikametten erişen yarımada turu. Önceden soruyorum mesafe, manzara, köpek vb. hayvanlara rastlama olasılığı. Oooo çok uzun mesafe 18 Km ve hep yokuş diyor gençler, gülüyorum. Karakum Öğretmenevi’nden yola çıkar çıkmaz üç kilometrelik bir tırmanışla 500 metre irtifaya çıkıyorum. Yolun sağ tarafı deniz ve yoldan iniş de bir o kadar dik. Daha sonra düze çıktığımda manzaranın güzelliği karşısında dilim tutulacak kadar etkileniyorum. Deniz ve ormanla kucaklaşarak yaptığım koşu on kilometre sonrasında tekrar Sinop merkeze ters istikametten giriyorum.

Günün erken saatlerinde insanlar henüz uyanamamış olduğundan fazla dikkat çekmeden aralardan tekrar kaldığımız yere varıyorum, üç kilometre daha gittikten sonra. Sanırım Sinop’lular dahil bu ada turunu “koşarak” yapan başkası yok. Çünkü yürüyüş parkurunda salına salına gezenlerden başkasına rastlanmıyor. Ancak araba ve motosikletle gelinmiş manzaraya hakim noktalara. Bunu nereden anlıyoruz: Atılan sigara izmaritleri, bira şişeleri, çekirdek kabukları ve bolca pet şişelerinden. Bu kadar güzel bir manzara ve temiz havaya karşı nasıl sigara içilir, çekirdek çitlenip etraf kirletilir? Nasıl bir kültür; kendinden sonrasını hiç düşünmemek, en güzel bir manzara karşısında sigara ve çekirdek düşünmek.

Ertesi günü yolda tabelasını gördüğümüz Erfelek Tatlıca Şelalelerine gitmeye karar veriyoruz. Kapıdan girerken 28 adet şelale olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten içerilere gittikçe tabiat harikası başka bir olayla karşılaşıyoruz, üst üste şelaleler, çık çıkabildiğin kadar.  Belirli bir noktaya kadar yaya yolu inşa edilmiş, ancak beşinci şelaleden sonra artık halatlara tutunarak ya da çıkıntılı kayaların oluşturduğu  basamaklardan daha yukarılara yönleniyorum. Ancak fazla gelen olmadığını gördükten  ve tırmanış iyice bir zorlu hale geldikten sonra işin zorluğunu anlıyorum. Daha sonra Erfelek sakinlerinde öğrendiğime göre her yıl bir kaç kişi düşüp yaralanıyormuş. Bunları duyunca gereksiz bir risk alıp tek başıma yukarılara çıktığım için kendime kızıyorum. En ufak bir yaralanma olsa koşu yaşamım riske girecek.

Sinop’ta üçüncü gün ve Hamsilos, Türkiyenin en kuzey noktası ve tek fiyordunun yer aldığı bir coğrafya. O kadar güzel bir deniz ve tabiat yine aynı yorumlar olmasında rağmen tekrarlamaktan kendimi alamadığım. Ancak hemen akabinde yine çekirdek kabukları, sigara izmaritlerini görünce tekrar üzüldüğümüz anlar.

Sinop’tan geri dönüş için yola çıkıp tatil beldesi diye duyduğumuz Abana’ya yollanıyoruz, yüzelli kilometre yol… Otele yerleştikten sonra hemen gittiğim Karadeniz özelliğini gösteriyor: Dalgalı,  kıyıdan bir kaç metre metre sonra da hemen derinleşiyor. Burada biraz yüzüp otelin havuzunda da bir tur atıp akşam yemeği için sakin bir yer bulmak için Abana sokaklarına çıkıyoruz. Hacıveli denilen bir noktada tarihi evler görünce durduk ve deniz kenarındaki lokal bir “café” de taze balık sipariş veriyoruz.

Gezinin son günü her gittiğim yerde olduğu gibi koşarak şehri dolaşmaya çıkıyorum ve yine korkunç bir gerçekle karşılaşıyorum: Otelden çıktıktan yaklaşık bir kilometre sonra sahilden koşarken önümü kesen dere, kesif bir lağım kokusu. Orada balık turan bir kişi Abana ve Bozkurt ilçelerinin lağımları buraya akıyor diyor. Az ötede inşa edilen arıtma tesisisin arıtma yapmadığını ve buna herkesin göz yumduğunu anlatıyor kızarak. Bölgenin tatil incisi ve hemen yakınında lüks otel ve yazlıklarla dolu denizine lağım denizi karışıyormuş yıllardan beri, hem de göstermelik olarak yapılan arıtma(ma) tesisine rağmen. Zaten geçmişin güzel hatıraları ile dolu evleri yıkarak apartmana dönüştüren müteahhit canavarına karşı gardı düşmüş sokaklar bu lağımlı deniz ile birleşerek buraları mahvetmek için el ele vermiş gibi. Ne hazin, burası da bitmiş!S3

Ancak hikayeyi zorla tatlıya bağlamak için koşumun ikinci etabından bahsetmek isterim: İlişi denen mevki yakınında Abana arkası dağ tarafına çıkan bir yola girdim. Yol denizden uzaklaşacak şekilde yükseliyor. Yaklaşık bir yüz elli metre irtifaya eriştiğimde ortaya çıkan manzara harika idi. Genelde insanımız buralara tırmanma zahmetine katlanamadığından ve mevcut bir kaç villa ev sakinleri kendi bahçeleri sayılacak bu araziyi henüz kirletmemiş ve apartman sevdasına doğa düşmanı müteahhitlere kaptırmamış olduklarından doğallığını kaybetmemiş idi, henüz.

Karadeniz macerasının özeti: Müthiş bir doğa, orman, deniz, kıvrılan yollar, zevksiz, bahçesiz beton bloklar, çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, pet şişeler olarak aklımda kaldı. Eylül, 2017

Main PAGE

CRISPR

The Human Genome Project (HGP) insanlık tarihinin en önemli başarılarından biri değil, en önemlisi ve geleceği en fazla şekillendirecek bir başarı projesidir. Nisan 2003 tarihinde 13 yıllık bir çalışma ve yaklaşık 3 milyar dolar bütçe ile gelmiş-geçmiş en etkin bilim adamı olarak görülebilecek Craig Venter ve ekibi tarafından  tamamlanmıştır. Evrenin ucu, başı, paralel evrenleri gibi sonsuz uzun mesafeler ve erişilmesi güç makro hayaller yerine, Homo Sapiens iç varlığına yönelik bu proje ile evrenin sonsuzluğu yerine nano seviyelerde dolaşan insan genom haritası okunabilmiştir.  Bu şekilde binlerce yıldır bahsedilen alınyazımız denilen olgunun, bizim dışımızdaki etkenler bölümü haricinde kalan kısımları okunmaya başlanmış ve nasıl oluştuğumuz, geliştiğimiz anlaşılmıştır.

Bu tarihten sonra gelişmiş ülkelerde en önemli araştırma alanı olan MBG, mikrobiyoloji ve genetik, alanında yine insanlığın geleceğini ve kaderini şekillendirecek çalışmalar çok büyük bir hızla devam etmektedir. Bu çalışmalar, artık, ortaya koyulan ve 3.1 milyar harften oluşan insan DNA yapısında insanın özellikleri, hastalık yaratan genetik yapı, ihtiyarlık nedenlerini bulma ve değiştirmeye yönlenmiştir. Çeşitli gen şekillendirme teknikleri, öncelikle deney hayvanlarında, embriyolarda ve sonrada artık çoluk-çocuk tüm insanlarda denenmeye başladı.

Bunlardan bir tanesi ve bugün için, 2017 yılı, en etkili, en pratik, en ekonomik ve uygulanabilir olanı CRISPR tekniği  (2012 yılında yayınlanan bir çalışma ve tekniğinin) artık insanlar üzerinde uygulanabilir hale getirilmesidir.  İki bilim kadını, Berkeley Universitesi , Prof. Jennifer Doudna ve Max Planck Institute Prof. Emmannuella Carpentier,  tarafından geliştirilen CRISPR tekniği sayesinde “Artık 2003 yılından beri okumayı başardığımız (biz diyerek  insanoğlu olarak bu kefeye kendimi koymak zevkli oldu, ancak keşke böyle bir projenin kırıntısında bile bulunabilse idim) İNSAN GENOMU YENİDEN YAZILABİLİR, Düzeltilebilir, İstenildiği gibi Şekillendirilebilir” hale getirilmiş oldu. A new study has found that Crispr-Cas9, also known as 'Crispr', can introduce hundreds of unintended mutations into the genome. The technique, which precisely changes small parts of DNA, has previously raised hope for more powerful gene therapies (stock image)

CRISPR- Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats – olarak kısaltılan ve Türkçesini yazmaya gerek ve yeter şart bulmadığım bu teknik sayesinde herhangi bir canlı hücresindeki DNA yapısı bilgisayarda yazılan kodlarla değiştirilebilir hale gelmiş oluyor. Yani bizi oluşturan yapı taşlarımızı istenen kodlarla değiştirilebilecek, bu tekniği kullanacak bilim adamları, ülkeler. Örneğin ALS (amyotrophic lateral sclerosis) hastalığına neden olan gen mutasyonu ANG genindeki bir harf mutasyonu (değişimi) sonrasında olduğu değerlendirilmekte. Bir çok farklı genlerde başka tip mutasyonlardan da şüpheleniliyor:  C9orf72 genindeki bir mutasyon ABD’deki ALS hastalığından %30-40 oranda, dünya genelinde ise  SOD1 geni  %15-20 oranında sorumlu tutuluyor.  C9orf72 genindeki  “GGGGCC” segmentindeki bir mutasyon,  yani kodlanan bu 3.1 milyar harften (nükleotid) biri “G” yerine” “A” olunca bu hastalık ortadan kalktığı gibi artık düzeltilen bu genom yapısı gelecek nesillerde ve bir daha ki mutasyona kadar, tekrar olursa tabi yüz milyonda bir olasılık, ortadan kaldırılmış oluyor; bu kadar basit(!)  Bu kromozomdaki gen lokasyonu aşağıdaki şekilde verilmekte, 9 ncu kromozomda.

Cytogenetic Location: 9p21.2, which is the short (p) arm of chromosome 9 at position 21.2CRISPR tekniği bakterilerin virüslere karşı bir korunma mekanizmasının takibi sonrası geliştirilmiş. Şöyle ki: Virüs bir bakteri içine kendi DNA’sını bıraktığında, bakteri buna karşı bir savunma mekanizması geliştirmiş. Gelen bu DNA’yı kesip etkisiz hale getiriyor. Kestiği bu DNA parçacığı dizilimini kendi DNA’sına ekliyor. Bir daha ki sefere virüs DNA bıraktığında kendi DNA’sı üzerindeki bu diziye benzediğini RNA ile eşleştirerek anlıyor ve tamam bu düşman dediğinde CAS 9 adlı bir proteinle birlikte bu gelen DNA’yı kesip atıyor. İşte bu olaydan yararlanan bilim insanları aynı tekniği biraz geliştirerek CRISPR’ye erişmiş. Bilgisayarda değiştirilmek istenen kodlar yazılıyor, sonra bunların yerine gelecek dizilim de yazılıyor. İkisi birlikte CAS 9 proteini içinde hücreye gönderiliyor. CAS 9 protein tüm DNA’yı baştan aşağı tarıyor. Bu esnada üzerinde taşıdığı RNA anahtarı sayesinde önceden kodlanan ve yüklenen diziye uyan DNA segmentini bulduğunda bu  protein tam o boğumdan  kesiyor DNA’yı. ve arızalı parçayı çekip çıkarıyor. Kesilen yere yine önceden bilgisayarda kodlanan ve sağlam yeni DNA dizi parçası ekleniyor. Hücre kendi DNA’sını hemen onararak bu dizinin karşısına eşleniğini (A<->C; G<->T) kendi örüyor. Böylece bilgisayarda önceden yazılan tüm kodlar insan ya da başka canlı DNA’sındaki ile değiştirilebiliyor. Yani kendini kendin biçip istediğin şekilde yeniden dikiyorsun.

Image result for CRISPR

Bu işlem sadece bir yerde değil bir çok kez tekrar eden dizilerde uygulanıyor. Çünkü DNA’da diziler belki onlarca, yüzlerce kez aynen tekrar edilir halde. Eskiden bunları birer birer değiştirmek gerekirken, bu teknikte CAS 9 ve RNA ikilisi bir geçişte tüm DNA tarayarak değiştirilecek tüm dizileri kesip yerine yenisini ekliyor.

Şimdilik sınırlı sayıda hücrede ekonomik olarak uygulanabiliyor. Yetişkin bir insan vücudunda 100 trilyon hücre olduğundan tüm hücrelerin kromozomlarında bu değişikliklerin uygulanması şimdilik zamanla sınırlı. Ancak yetişkin insanların tüm hücrelerinde bu işlemin uygulanması da gerekmiyor. Örneğin genetik bir kan hastalığında sadece kan hücrelerindeki kromozomlardan yüzde 30-40’ını bu şekilde değiştirmek hastalıktan hem fenotip hem de genotip olarak kurtulmak için yeterli (Normal insanda 5 lt kan oluyor, her mililitrede 4-6 milyon hücre var; yani 20-30 milyar kan hücresi varmış.) Bu hücrelerdeki gerekli sayıda değişiklik yapabilecek makine ve teknik halihazırda mevcut gibi. 

Ancak embriyo seviyesinde – insanın oluştuğu embriyo (blastocist) 5 gün sonra sadece 70-100 hücreden oluşuyor-  yapılacak bir CRISPR girişiminde kolaylıkla tüm hücredeki kromozomlardaki tüm mutasyon geçirmiş diziler kolaylıkla değiştirilebiliyor (İstenirse tabi performans yükseltme maksatlı değişiklikler de yapılabilir.) Nitekim 9 Mart 2017 NewScientist  “A team in China has corrected genetic mutations in at least some of the cells in three normal human embryos using the CRISPR genome editing technique” haberi ile ilk uygulamaların başarı ile gerçekleştirildiği anlaşılmakta. Bu şekilde belirli bir mutasyona uğramış hasta genotipli bir sperm ile döllendirilen yumurta sonrası oluşan embriyoda ortaya çıkan ve babadan aktarılacak hastalık nedeni mutasyonlar daha bu safhada ebedi olarak ortadan kaldırılmış oluyor. 

CRISPR study findings hint that the future of ‘designer babies’ may still be far off

Ne demek bütün bunlar?

  • Tüm genetik hastalıklardan hem kendimiz hem gelecek nesiller için kurtulma, Kanser, ALS, MS, HIV , 
  • Kendimizi “EDIT” leyebilme, Hussein Bolt, şimdilerde ise Ramil Guliyev’den bile hızlı koşabilmek, sonsuz IQ, müzisyen, ressam olabilme…
  • Hayvanlardan hastalık yapıcı özellikleri kaldırma
  • Hayvan organlarını insana transplant yapacak şekilde değiştirme
  • Süper bitkiler geliştirebilme
  • Tüm beslenme ve yaşayış tarzımızı değiştirme, bazı organların kullanım dışı bırakılması, yemek içmek anlayışı değişmesi
  • Obezite ortadan kalkması
  • Uzayda ve her türlü ortamda yaşayabilecek modifiye Homo Sapiensler
  • Çok etkili ilaç geliştirme
  • Sipariş üzerine süper bebekler, Homo Sapiens 2.0, 3.0….
  • Yaşlanmayı durdurma ve geri çevirme,

Daha neler, biz bekleyip göreceğiz, onlar çalışıp bunları geliştirirken.  Hayallerle bile sınırlı değil, çünkü olacakların hayalini dahi kuracak bilgi seviyesinde değiliz. Bilemiyorum bizlere de düşer mi?  15. Ağustos,2017,Ankara

An Hour of Running May Add 7 Hours to Your Life

Yaz tatilinde sitemizin spor salonunda günlük koşumu yapıyorum, her sabah sekizde. Salonun açılış saati sekiz, yoksa altıda koşmak daha uygun hem Temmuz sıcağı hem de biyoritm açısından. Genelde tüm salon bana ait. Gerçi herhangi bir saatte koşan da fazla yok. Nadir gelenlerden biri ile koşu sonrası sohbete başladık. Ben koşarken o biraz yürümüş, sonra ağırlık çalışmıştı. Bana sitemizdeki bir spor hocasının ve ayrıca spor salonundan sorumlu spor okulu mezunu çalışanın “koşma, hem kilo veremezsin hem de sağlığına zararlı olur” dediklerini aktardı. Pek çok magazin haberlerinde de uzman geçinen kişilerin genelde fazla zorlamayın, koşmayın gibi temelsiz önerileri ile bilgiçlik tasladığını görmekteyiz, okumaktayız.  Dört yıllık koşu hayatımda bu konuda bilimsel ve magazinsel yazıları kaçırmadan okuyorum. Genelde bizim spor adamı ve tıp profesörü geçinen kimseler standart olarak 15-20 yıl öncesi yayınlanan ve ancak tercüme edilen yazılara dayanarak bu yorumları göğüslerini gere gere yaptıklarını görüyorum. Bu yorumları yapanlar İngilizce de bilmediklerinden ve etrafta fazla koyun olmadığından Abdurrahman Çelebi misali insanları yanıltmaya, kendileri koşmayan, spor yapmayan ve hatta koşan birini gördüklerinde arabaları üzerine süren bir kültür ortamında faydalı olmaktan daha çok zarar vermekteler. Bu konuda daha önce de benzeri yorumlar ve açıklamalar duymuş, okumuş, itiraz yorumlarımı yapmıştım.

Competitor dergisi 25 Temmuz 2017 tarihindeki “Why Fatigue Is a Necessary Part of Training and How To Manage It”  yazısında Jeff Gaudette  “tüm antrenman teorileri temelinin çalışma (workout)  ve toparlanma (recovery) süreci olduğunu belirtiyor. Ne kadar zorlu (harder) koşarsak o kadar kas fiberi (muscle fiber) hasar görüyor. Vücut daha sonra bu hasar gören kas fiberlerini yeniden inşa ediyor (rebuild). Ve eğer bu toparlanma süreci iyi yönetilirse bu fiberler eskisinden daha güçlü bir şekilde geri kazanılıyor. İşte bu döngü nedeniyle egzersiz yaptıkça daha hızlı ve güçlü olmaktayız” diyor.

New York Times 12 Nisan 2017 yayımlanan ve Gretchen Reynolds tarafından en son araştırmalara dayandırılan An Hour of Running May Add 7 Hours to Your Lifebaşlıklı yazıda koşmanın, hatta uzun uzun koşmanın çok faydalı olduğunu belirtmekte.  “Yeni araştırmada elde edilen  sonuca göre” diyor yazar ve ekliyor “Running may be the single most effective exercise to increase life expectancy, according to a new review and analysis of past research about exercise and premature death. The new study found that, compared to nonrunners, runners tended to live about three additional years, even if they run slowly or sporadically and smoke, drink or are overweight. No other form of exercise that researchers looked at showed comparable impacts on life span.” Yani koşmanın yaşam beklentisini artıran en etkin bir egzersiz olduğunu, koşucuların ya da koşanların, yavaş ve düzensiz bir şekilde koşsalar, sigara, içki alışkanlıkları  ve aşırı kilolu olsalar bile, hiç koşmayanlara göre üç yıl daha uzun yaşayabileceklerinin (kırk yıllık bir maratonda) bu analiz sonucunda bulunduğunu belirtiyor. Son satırda ise yaşam sürecine koşmadan başka hiç bir egzersizin bu kadar etkisinin olmadığını ekliyor. Sadece yazının başlığından bile normal süreli bir koşunun bile yaşam haftasını yediden sekiz güne çıkarttığını öğreniyoruz.

Diğer bir tartışma konusu da: Tamam koşalım, ancak  haftada iki saat-dört saat, fazlası zarar muhabbeti. Bu da yine bizim çok bilmiş fakat koşmayan otoritelerin küflenmiş ve eksik araştırmalara dayandırdıkları iddialar. Beyefendi koşmamak için bahane uyduracak ya, nerede işine gelen eski yazı var ortaya koyuyor. Koyuyor da yazıları bir çok yeni başlayanları ya da hali hazırda koşanları olumsuz yönde etkiliyor. Bu kişilerle tartışma ortamına girmek istemiyorum. Çünkü hemen sen doktor musun muhabbeti ve polemik başlıyor. Yazıda bununla ilgili paragraf ise  “The good news is that prolonged running does not seem to become counterproductive for longevity, he continues, according to the data he and his colleagues reviewed. Improvements in life expectancy generally plateaued at about four hours of running per week, Dr. Lee says. But they did not decline”. Yani diyor ki: uzun mesafe ve süre koşmanın yaşam üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığını fakat haftada dört saatin üzerine çıkan kısmında yazı başlığında belirtilen bir saate-yedi saat verimimin düzleştiğini fakat asla aşağı yönde olmadığını belirtiyor. Yani fazla koşarsan zarar olacak diye bir şey yok, fazladan vakit harcamış oluyorsun bir iddian yoksa. Ancak uzun koşular maraton, ultra koşanların egzersiz programında yer alması gereken egzersizlerden. Bu açıdan bu en son araştırma sonuçları uzun mesafe koşucuların hoşuna gidecek.

Çoğunun pek haberi olmasa da “Human Longevity – Yaşamı Uzatma” gelişmiş ülke zenginleri ve hastalık hastalarının son günlerdeki en gözde konusu. İnsan Genom projesinin meşhur bilim adamı Craig Venter (wikipedia hala kapalı olduğundan Craig Venter oradaki adresini yazmadım) tarafından kurulan HLI (Human Longevity Inc) bu konuda en meşhur ve ileri olanı. Biz henüz bu seviyelere erişemediğimizden ve de pek yakınlarda erişme olanağımız olmadığından benim ve etrafımdakilerin daha uzun, daha da uzun koşması yaşamı uzatmak değil, her seferinde hayretle ve ibretle faydadan çok zarar gördüğüm hastanelere ve yakınlarımıza muhtaç olmadan yaşam sürecimizi tamamlamak, yaşamdan zevk almak, koşu arkadaşları bulmak, yarışmalara katılmak açısından bu yazılarla ilgileniyorum.

Kısaca koş koşabildiğin kadar; koştuğun her kilometre yaşam yolunu yüz metre daha uzatmakta…Ankara, 25 Temmuz 2017

Not: Bu konuda 2 sene önce yazdığım Aşırı Egzersiz yazısının onayı gibi bu yeni araştırma

Bir önceki yazı için:   Çiçek yerine Kitap<–    ya da   –>Ana Sayfa

Çiçek yerine Kitap

“Hindistan Başbakanı Narendra Modi, geçen ay (Haziran 2017) katıldığı Puthuvayil Narayana Panicker Okuma Günü’nde yaptığı konuşmada, insanları karşılarken buket çiçek yerine kitap verilmesini tavsiye etmiş ve gençlere ‘okumaya yemin etme’ çağrısında bulunmuş”.

Yıllardır hepimizin gözlemlediği, yaşadığı olaylardan biri de hediyeleşme; düğün, açılış, tanışma, sevgili ile buluşma, doğum, ölüm, yeni göreve başlama, ziyaret, bayram, anneler günü, sevgililer günü… Tek bir çiçekten görkemli çelenklere kadar hediyeler alınır elden ya da günümüzde olduğu gibi ne aldığını bile fiziki olarak görmeden internet üzerinden adet yerini bulsun, ayıp olmasın diye gönderilir. Bunların bazıları çok ucuza alınabildiği gibi çok fazla paralar da ödendiği olur. Hatta firmaların hediye fonları bile mevcuttur. Ertesi günü, genelde, çöplüklerde kendini bulan bu bitkiler bir de etrafı kirletir. Bazıları canlı, topraklı çiçek alsa da bunun oranı çok az. Bu kadar masraf, bu kadar israf, yararsız, artık duygudan uzak. Nerede seni seviyorum anlamına gelen bir kırmızı gül ya da kıskanç biri olduğunuzu belirten sarı gül, içtenliğe vurgu yapan pembe karanfil. Yeni neslin yaşamadığı toprak ve kırlardan koparılan ve bir anneye verilen bir sümbülün değerini yüzlerce liralık bir çelenk tutabilir mi? Şimdiki çiçek olayı sadece gösteri ve yapmacık.

Kitap yazma, edinme ve okuma oranının en düşük olduğu ülkelerden bir olan ülkemizde(1) Modi’nin önayak olduğu bir değişim yaşansa ne kadar iyi olurdu, bir düşünelim. Bir kere kitaplar çiçeklerden çok daha ucuz. Göndermesi, koruması çok daha kolay. Hele kalıcılığı! Bir çiçek kurutulsa bile belirli bir süre sonra atılıyor. Halbuki kitaplar ömür boyu başta hediye alınan olmak üzere bir çok kişinin yararlanabileceği kaynaklar; kaldı ki bir gülü kurutmak için yine kitap gerekli. Ayrıca kitapların içinde çiçek resimleri, çiçeklere ait her türlü bilgi bulunabildiği halde, kitabı barındıran bir çiçek yoktur. “Ben sana gülüm demem gülün ömrü az olur” dizesi yerine “ben sana klasik kitap desem sonsuza kadar kalasın diye” deyişi olsaydı.

Dünyaca ünlü PISA testi 2016 sonuçlarına göre : Türkiye 72 ülke içinde 50’nci sırada (2). Hindistan’ın da durumu pek parlak değil. Sonuçlar düşük olunca son testi protesto edip katılmamışlar, kötü durumları ortaya çıkmasın diye. Ancak belli ki bazı planları var, başbakanları çiçek yerine kitap hediye edilmesini istemiş.

Kitap okuma deyince, bunun çok çeşitli gerekliliği, zevki, şekli var. Bizde maalesef üniversiteler de bile ders kitabı okunmamakta. Kitap okumak insanoğlunun kişisel gelişimini elde eden en önemli etkenlerden biridir. İnsanı eleştirel düşünceye yöneltir, zekasını, hayal dünyasını geliştirir; sözcük dağarcığını arttırır. Zaten “homo sapiens” gelişimindeki  ve bugünkü teknolojik ve bilgi seviyesine erişmesindeki en önemli mihenk taşları olarak yazının ve matbaanın icadının gösterilmesi bunun içindir. Bilginin en öne çıktığı, “Big Data Çağında” en azından herkesten geri kalmamak, her sene PISA Testlerinden sonra gazetelerde aynı klişe yazıları görmekten güzel bir yer edinmek istiyorsak, Modi’nin çağrısına bizde kulak kabartmak ve okumak,  düşünmek ve buna bağlı olarak tartışmak, sorgulamak ve eleştirmek ve bilim üretmek zorundayız, gerçekleşmesi çok küçük bir olasılık olsa da…Ankara, 25 Temmuz 2017

(1) En fazla kitap okuyan ülkelerin başında, yüzde 21 ile Fransa ve İngiltere var. Ardından, yüzde 14 ile Japonya geliyor. ABD’de bu oran yüzde 12, İspanya’da ise, yüzde 9. Türkiye’de ise, oran binde bir.  Okuma alışkanlığında, dünyada 86. Sıradayız. Zaten Dünyada 10 milyonun üstünde nüfusu olan ve ülke denebilecek 80 kadar ülke olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım. 

(2) Pisa Okuma:Singapur, Hong Kong (Çin), Kanada ve Finlandiya okumada en iyi performansı gösteren yerler oldu. İrlanda, Estonya, Güney Kore, Japonya ve Norveç de OECD ortalamasının üzerinde kalırken, 41 ülke OECD ortalamasının altında kaldı. OECD ülkeleri arasında Kanada ve Finlandiya başı çekiyor, Türkiye ve Meksika ise en sonda yer alıyor.

Bir önceki yazı   Son Ütücü<–   ya da     –>Ana Sayfa

Son Ütücü

Eskiden gazete ilanlarında sık sık “Son Ütücü” ilanları çıkardı. Hâlâ da internet üzerinde ilanlar var. Ancak eskiler gibi heyecanlı değil. Her ne kadar teknik bilgim olmasa da “tekstil kolunda en çok aranan ve ürüne son biçimini veren kimse” olarak tanımlandığını gördüm.  Son ütücüler mizah dergilerinde ve karikatürlerde çokça kullanılan bir espri kaynağı idi, aynı zamanda. 

Marketing ya da pazarlama işletme bölümlerinde en zevkli bir ders, lisansüstü en prestijli alanlarından biridir. Araştırma ve akademik yayınlar yazmada ucu açık bir alan. Bu konuda genelde Amerikalı meşhur pazarlamacıların yazdığı kitaplar tercüme edilerek “suyunun suyu” içeriğinde üniversitelerde pek çok ders içerisinde aktarılmaya çalışılır. Her ne kadar bu konuları anlatan akademik çalışanlar konuyu sadece kitaplardan öğrenen kişiler olsa da, genelde bir kaç kavram öğrencinin kafasında kalır ve sahaya çıktıktan sonra, zaten ancak bir kaç tane olan gerçekten (lafta değil) kurumsal olarak yönetilen firmalarda bundan yararlanabilirler. Bu arada kişisel gelişim alanı olarak bilinen ve daha basit pratik kitap, broşürlerin yer aldığı diğer bir kolda da destekleyici yazılar çıkar. Buralarda yok neymiş pazarlamanın  4P’si, yok 6P’si, yok 8P’si… Böyle uzar gider. Olayı daha da tırmandırmak istersek: Pazarlama karması, stratejik pazarlama, pazarlama anlayışı, tüketici davranışları, pazarlama taktikleri, reklam, dağıtım, süreç analizleri, bilgi sistemleri, bayi yönetimi, ürün tasarımı, satış tahminleri, beş-on yıllık planlar, hedefler, anketler, zaman serileri analizleri, müşterilerle iletişim, müşteri bilgilerine erişim, bunların analizi, yeni giren “big data” olgusundan daha çok mal satmak ve kar etmek için nasıl yararlanılacağı konusunda yatırımlardan bahsedilebilir. Bunlara bağlı bilgi sistemlerine ve kurulumlarına verilen milyonlar ve harcanan uzunca süreler… Bu sistemler  de firmalarda kuruluncaya kadar ya modası geçer ya da bunu kullanmak üzere yetiştirilen personel başka firmaya geçmesi nedeniyle atıl kalır, genelde.

Hele de reklamlar: Genelde beyaz ırkın en seçkin temsilcileri, Avrupa ya da Amerikalı tipler, yine 20-30 katlı apartmanlarda bahçesiz, gökyüzü görmeden yaşayan bizlere inat, yeşillikler içinde geniş tek katlı evlerde mutlu yaşayan ve sadece tüketen ve “Alice harikalar diyarında” yaşamakta olan neşe içindeki aileler  bu ürünleri çokça tüketirler.

Bütün bunları oluşturmada fiyakalı ve meşhur okullardan mezun pazarlama yöneticilerine korkunç paralar ve zaman verilir. Genelde kitaplardan ve başka kültürlere göre yetişen ve piyasayı bilmeyen bu sözde uzmanlar büyük ve süslü laflarla patronları oyalayarak sözde stratejiler ve organizasyonlar kurarlar ve pazarlama, satış ve kâr hedeflerler ve beklerler. Fakat zaten uzun vadeli işleri sevmeyen fakat sırf rakip ve arkadaşı firmalara özenti  ya da sonraki nesil genç patronların zoru ile pek de istemeyerek bu fiyakalı gençleri ve yöneticileri işe alan pratik patronlar, kısa sürede bir şeylerin doğru gitmediğin sahip oldukları girişimci ruhu ve deneyimi ile fark etmesi sonrası, ya bunları gönderir ve eski düzene döner ya da hareketlerini kısar.

Burada gözden kaçan en önemli noktanın son ütücü olduğunu gördüm. Kimdir bu son ütücüler: Büyük, devasa süslü ve ithal yerli binlerce ürünle dolu sistemin son çıkış noktası kasalarda çalışanlar. Yıllarca kurulan büyük sistemler, geliştirilen stratejiler, pazarlama, üretim, tedarik zinciri, müşteri ilişkileri hepsinin sonucunun alınacağı en stratejik mevkidir burası. Genelde de en çok ihmal edilen, incelenmeyen pazarlama gurularının teorilerinin uğratılmadığı noktalardır. Buralarda asgari ücretli, “overtime” çalıştırılan, genelde yine ekonomik nedenlerle  AVM’lerden çok uzaklarda oturan, 2-3 saat yollarda vakit geçirmek zorunda kalan, düşük eğitim seviyesi, kötü ortam şartlarında genelde sürekli değişen ve sistemin en az değer verilen çalışanları müşterileri karşılar, genelde  bir selam bile vermeden. Yine, bu şartlarda ve yurdum insanı genetik yapısı gereği gülme ve espri yapma yeteneği yüklenmemiş son kasacılar, tam sıra size geldiğinde kasayı kapatırlar kuyrukta ki velinimet müşteri sayısına bakmadan. Hiç suratınıza bakmadan barkodları okutmaya başlarlar. Hele ki bir ürünü tarttırmadan getirmiş iseniz ya da barkodsuz bir ürünü sepete atmışsanız iyice bir gıcık bakarak küçümseyerek karşısındaki genç yaşlı, kadın erkek herkesi yıldıran son ütücüler. Bu çalışanlar her alışverişimizde en son çıkış noktasındadır. 

Bu noktadan önceki ne harcanan tüm gayret, kaynak, ne Philip Kottler’in kitaplarında anlatılan ve bizim kültürümüze genelde uymayan teorilerdeki tüm uygulamalarını bilen pazarlama yöneticileri,  ne tam müşteri isteğine uyan ürün, ne de reklamlardaki mitolojik kişiler fayda sağlamaz tüketicinin bu firma hakkındaki imajına ve bir daha buraya gelip gelmemesine. Tüm aklında kalacak bu son ütücüden yenme olasılığı olan ütüler, sıralarda itilip kakılmışlığı, başımdan defol git diyen bakışlardır. Ankara, 7 Temmuz 2017


Bir önceki yazı   Söz<–   ya da     –>Ana Sayfa

 

Söz

Söz vermek belki de dünyanın en kolay işi gibi gelir bazılarına, ardını düşünmeden. Söz hangi koşullarda ve ne anlamda verilir: Farkında olmadan, alışkanlık gereği, baştan savmak için, karşılığında bir şey almak için, ayıp olmasın ya da hallederiz felsefesi paralelinde… Ancak söz vermenin asıl amacı yazısız senet, çek vermek, imzasız anlaşma yapmak, bir konuyu gelecek bir zaman diliminde yapacağına ya da yapmayacağına ilişkin yemin etmek, teminat vermek olması gerekir.

Dinler, filozoflar, atalar, yazarlar, şairler “Söz verme ve sözünü tutma” konusuna ayrı bir önem vermişlerdir: Bir çok sûrede söz verdiğinizde onu yerine getirin anlamında ayetler olduğunu öğrenmekteyiz, bir çok filozof, âlim ve atalardan söz verme ve tutulması hakkında aktarılan deyişler, kitaplarda yazılan metinler, senaryolar, filmler  internet üzerinde milyonlarca sayfa halinde klavyemizin ucundadır. “Sözünün eri olmak”, “Sözüm senettir”, “Tutamayacağın sözü verme”…

Bilimsel, sanatsal ve sportif konularda olduğu gibi bu konuda da uygulama, yerine getirme gelişmişlikle, kültürle bağlantılı olduğunu gözlemlemekte, deneyimlemekte  ve okumaktayım hâlâ. Gelişmişlik konusunda bir ülkenin tüm coğrafyaları aynı seviyede olmayabiliyor. Bunun en bariz örneğini İtalya’da yaşamıştım. Bilindiği gibi İtalya üç bölgeden oluşuyor: Kuzey-Orta-Güney. Güney İtalya’da genelde Akdeniz ikliminin getirdiği gevşeklik ve genişlik, “Einstein Görecelik Teorisi”  paralelinde zamanda farklılık yaşatmaktadır. Güney İtalya’da zaman orta ve kuzeye göre daha yavaş hareket etmektedir. Bu bağlamda yirmibeş yıl önce Napoli’de bir tamirciyi beklerken Amerikalı bir arkadaşın söylediğini unutamam: İtalyanlar için “subito” yani derhal  bir ay, “urgent” yani acil demek bir hafta, “urgentissimo” yani çok acil bir-iki gün, arık ölüyorum yetiş dersen belki aynı gün gelebilirler.

Altmış yılın bilinçli geçen ve hatırlayabildiğim 40-50 yıllık periyodunda ve halen bir çok söz almaktayım. “Yarın size haber vereceğim”, “siz kapayın, ben öğrenip hemen döneceğim”, “hemen geri vereceğim”, “Bir gün içerisinde kargonuz evinize teslim”… Ne kadar tanıdık deyişler değil mi? Kişi bazında sözünü tutma, firma bazında, devlet düzeyinde, uluslararası alanda, olay genişleyen halkalar gibi. Ancak benim burada dert yandığım kişisel olarak verilen fakat %90 yerine getirilmeyen boş sözler. Hatta bu konuda verilen sözü daha başta tutmamak üzere geliştirilen teknikler olması insanoğlunun güvenirliğine gölge düşürmekte: Söz verirken tek ayağını kaldırmak, orta parmağı baş parmağın üzerine kilitlemek gibi. Bu konuda “eğitim şart” şablonu da sırıtıyor. Gördüğüm kadarı ile kağıt üzerinde eğitimli olarak görünenlerde bu söz tutmama olayı daha fazla gerçekleşiyor, çünkü genelde bu kesimde daha çok söz verilecek konular ortaya çıkıyor.

Gelişmiş toplumlarda durum biraz farklı: Buralarda insanlar ayıp olmasın diye “tamam abi hallederiz” demiyorlar. Eğer bir şekilde iş yapılamaz olarak görülüyorsa, kolayca olmaz diyebiliyorlar. Böylece hem karşı tarafa boşa ümit verilmemiş olunuyor hem de bir söz alındığında bu senet olarak kabul edilip ona göre planlamalar yapılabiliyor.

Ülkemizde köşe dönücüler, sıralara kaynak yapanlar, başkalarının sırtına binenler “Dunning & Kruger Sendromu” kapsamında çoğaldıkça ve bunlar güç kazandıkça, bunlardan gelecek nesiller daha fazla güçlü ve evrimsel olarak kalıcı hale gelmekte olduğunu görmek üzüntü verici.

Bu konuda geç de olsa ya tutacağımız sözleri verelim ya da verdiğimiz sözü tutalım diyorum. Sağlıcakla, Ankara 07 Temmuz 17

—————————————————-

Bir önceki yazı –>AKADEMİK DENEYİM…   ya da     –>Ana Sayfa

Akademik Deneyim

2017 yılına girerken  hedefler listesinde durum şu şekilde idi:

Hedefler

-60+   yaş   : Üniversite Ders verme
-61-65 yaş :Olimpik Triathlon
-70 yaş      :  Maraton Devam…
-80 yaş      :  Yarı-Maraton
– …. yaş      : Hatıraları bir kitapta derlemek
-…… yaş      :  Dahası var

Gerçekleştirilenler

√ 60 yaş: Ph.D. İşletme,
√ 60 Yaş: İlk Maraton; 3h:46m
√ 58 yaş: Uzun mesafe koşu başlama
√ 48 yaş:  3 yıl süre ile ud dersleri
√ 40 yaş:  Özel sektör başlangıcı.
√ 37 yaş:  MBA

Bu hedeflerden en yakın olan “Üniversitede Ders Verme” olayı da 2017 yılı ilk yarısında erişilen bir olay olarak gerçekleşti. Her ne kadar Ankara’da bir üniversitede ders verme benim için daha uygun olsa da, yerleşik düzen açısından, gerek Ankara’nın bu konuda çorak olması ve gerekse buralara talebin fazla olması nedeniyle bu hedef İstanbul’da gerçekleşmiş oldu.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Avcılar’da standart “Third-Tier” bir vakıf üniversitesi. Öğrenci sayısı açısından vakıf üniversiteleri arasında ilklerde, fakat gerek öğrenci başarı sıraları gerekse öğretim üyesi yerleşikliği açısından klasına uygun bir düzeyde. Ancak gerek mevcut akademik kadro gerekse yönetimdeki gençler iyi niyetli, gayretli ve güler yüzlü geldi bana.

Ekim 2016 girdiğim YDS-İngilizce sınavından aldığım yüksek not sayesinde İngilizce İşletme Bölümünde Yrd. Doç.Dr. olarak 61 yaşımda akademik hayata adım atmış oldum. Bir masa, bir laptop ile altı kişilik bir ofis odasında göreve başladım. Ve aynı gün, 6 Şubat 2017, ilk dersime girdim: “Business Administration”. Ancak daha ilk günden buralarda yerleşik garip alışkanlıkları da görmeye başladım. Meğerse ilk dersler, vize ve final öncesi ve sonrası haftaların dersleri ve daha bir çok olaya bağlı günlerde öğrenciler derslere girmezmiş :-( . İlk derste sınıfta sadece 3 kişi vardı, 31 kişilik listeden ve bu 3 kişiden 2 ‘si beni hiç yalnız bırakmadan 14 hafta “full” devam etti. Yine ilk günden öğrendiğim diğer bir konu da İngilizce ders verirsem kimsenin takip edemeyecek düzeyde İngilizce seviyesine sahip olduğu idi. Bunun sıkıntısını ve sonuçlarını daha sonra bizzat yaşadım. Öğleden sonraki derste de benzer bir tablo hakimdi. Ancak burada iyi haber dersin Türkçe olması ve herkesin Türkçe bilmesi idi.

Belki bu alanda çömez olmuş olmam fakat çok farklı alanlarda çalışma deneyimliyim diye bana 4 farklı fakülte-enstitüde 6 ders yazmışlardı (Buna sonradan bir ilave daha yapıldı). Toplamda haftada 7 ders ve 22 saat  işe doğrusu derse koyuldum. Bu da ayrı kulvarda bir maratondu benim için, dile kolay nerede ise 26 hafta (maraton 26 mil olması da bir tesadüf.) Anladım ki maraton koşmak bunun yanında çok kolay. Haftalık egzersiz yap, hazırlan, son günlerde yiyeceğine, içeceğine dikkat et ve koş, kendin, kimseye bağlı değilsin. Fakat burada her ders farklı bakışlar, anlamsız, anlamasız, ilgisiz.

Yıllar boyu kazanılan deneyim ve biraz da sabır hedeflenen bu maratonu da başarı ile tamamlamayı sağladı, bana. Nihayet Haziran ayı geldiğinde dersler bitmiş, sadece final ve ardından bütünleme sınavları kalmıştı.

İlk akademik deneyimin başarılı geçtiğini gösteren emareler ve geri beslemeleri almak mutluluk verici idi: Dekan hocanın gelecek yıl için kalmamda ısrar etmesi, öğrencilerimden “Hocam, Allah razı olsun sayende matematik öğrendik”, “İyi ki sizi tanımışım” gibi belki de herkese söylenen beylik laflar olsa da insan egosunu okşayan olgular…

“Meglio tardi che mai” kapsamında geç de olsa üniversitede ders verebilmiş, akademik bir unvan kazanarak “hocam” olarak anılmıştım. Listede bir maddeye daha çizik... Ankara, 30 Haziran 2017

önceki yazı–>SAHİP OLUNAN BEDEN… ya da –>Ana Sayfa

Sahip Olunan Bedene Sahip Çıkmak

Moleküler Biyoloji ve Genetik konusu gelecekte insanoğlunun varlığını ve alacağı şekli belirlemede etken bir bilim dalı olarak bütün hızı ile geliyor. Korkular, beklentiler ötesinde mevcut genetik ve kronik hastalıklara da çare olarak gösteriliyor.

Yaptığım basit bir taramada biz homo-sapiens-sapiens (HSS) grubunun mevcut durumunu tablolamak istedim. Ortaya çıkan resim bu konudaki gelişmelere ne kadar da muhtaç olduğumuzu açıkça ortaya koymakta. Tabi bu tabloda bir kişi bu hastalıklardan bir kaçına sahip olabileceği için toplam sorun sahibi HSS sayısında azalma olabilir. Diğer taraftan bu listeye alınmamış bir çok sorun da var. Basit bir istatistik hesapla genelde genetik fakat obezite gibi bazı durumlarda biraz da kendi gayretimizle(!) ortaya çıkan bu sorunların insanlığın % 70-80’ini etkilediği ortada. Geçmişle karşılaştırıldığında tüm kalemlerde trend yukarı doğru, yanı 2030, 2050’lerde eğer genetik ve sosyal olarak bazı gelişmeler yaşanmazsa tüm insanlık sorunlu kategorisinde olacak gibi. Nedir trendi yukarı gönderen kötü alışkanlık ve gelişmeler: Başta çevre kirlenmesi, aşırı ve bilinçsiz beslenme, SİGARA, SPOR YAPMAMA…

Yeni gelen genetik araştırma sonuçları daha da vahim sonuçlara işaret etmektedir: Anne-Baba’dan gelen GENOM yapısı insan çevresi ve alışkanlıkları sonucu değişmekte. Aslında genlerde biyolojik bir değişiklik olmasa da hangi genlerin açılıp-kapanacağı, yani işlevsel hale gelip gelmemesi zamanla değişmekte. Gençler için yani bir sonraki nesil oluşturma evresinde olan gençlerin 14 nesil sonrasına kadar bu genler etkin olabilmektedir. Örneğin sigara içen bir anne babanın genleri olumsuz olarak etkilenmekte ve sonraki nesiller hiç sigara içmese bile 14 nesil sonrası ancak bu sorun giderilebilmektedir.

Bu açıdan aşağıdaki tablo gerçeği paralelinde hiç bir gruba girmemiş şanslı kişilerden yada anne-babası sağlam genler bırakanlar bu ayrıcalığa şükrederek sahip oldukları anatomik yapıya sahip çıkmalıdır. Eğer aşağıdaki problemli gruplarından birinde ise bundan çıkmanın yollarını bulup uygulamalıdır. Bu listede en büyük rakam olan obezite ve diabetis mellitis diyet ve sporla önlenebilecek sorunlardandır. Alzheimer, Parkinson’s, hatta mental illness ve kanser bile sigara içmeme, sağlıklı yaşam ve sporla önemli oranlarda azaltılabilecek olgular olarak belirtiliyor. Bu listede geriye kalan ve GENETİK olarak önceki nesilden aktarılan sorunlar bile belirli oranlarda ebeveynlerdeki  GENOM yapısının yine aynı sebeplerden değişmesi, bozulması ve bunun uzun bir zincir olarak gelecek nesillere sürpriz fakat kötü bir sürpriz hediye olarak aktarılması olarak düşünülebilir.

O zaman hem kendimiz hem de 14 nesile kadar geleceğimizi zedelememek için “meglio tardi che mai” diyerek bugünden itibaren sigarayı bırakalım ve spora başlayalım derim…

problem area number of people affected notes
rare diseases 400.000.000
schirophenia 50.000.000
alzheimer 50.000.000
MS 2.500.000
parkinson’s 10.000.000
mental illnesses 350.000.000
disability 650.000.000
CVD (CardioVAscularDisease 400.000.000
diabetus mellitis 450.000.000
cancer 50.000.000
CKD(Chronic Kidney) 700.000.000 About 1 in 10 people have some degree of CKD. ESRD (End Stage Renal Disease) 5 millions)
http://www.worldkidneyday.org/faqs/chronic-kidney-disease/
obesity 2.100.000 Today, 2.1 billion people – nearly 30% of the world’s population – are either obese or overweight,
http://www.healthdata.org/news-release/nearly-one-third-world%E2%80%99s-population-obese-or-overweight-new-data-show
malnutrution, undernourishment 800.000.000
TOTAL 6.000.000.000

 

Hedef Ötesi…

iznik
İznik, Ayasofya Cami önü, Narlıca hareketten hemen önce…

22 Nisan 2017 günü güneşli bir havada başlanan fakat daha sonra sağanak yağış ikazı aldığımız bir ortamda İznik’ten Narlıca’ya minibüslerle hareket ettik. Narlıca’da son hazırlıkları tamamlayıp biraz ısındıktan sonra 50 Kilometrelik fakat 1700 metre irtifaya tırmanılacak bir rotada koşuya başladık, 200-300 kişi. İlk başta dar patikalardan sert çıkış ve inişlerden geçildi. İlk 9 Kilometrede bunun gibi dört tepe inildi çıkıldı. Bir tanesi o kadar eğimli idi ki, burada sabitlenen bir halata tutunarak aşağı inilebiliyordu. Müşgüle denilen ilk köy durağına gelindiğinde önümüzde daha 40K olduğunu düşünerek fazla enerji ve su kaybetmemeye dikkat ettik, yanımdaki koşu arkadaşım Oben Hoca (Pamukkale Üniversitesi) ile birlikte. Daha sonrasında fundalıklardan geçildi ve 15K ‘da Süleymaniye durağında yine yiyecek ve içecek ikmali yaptık, biraz da dinlendik fırsattan istifade.

Her ne kadar ultra-maraton olarak anılan bu olayda hedef sadece bitirmek olduğu söylense de, herkesin gizli-açık bir hedefi vardı. Ben de daha önceki koşucu ve yorumculardan aldığım bilgilerden yaklaşık yedibuçuk-sekiz saat hedef koymuştum, bitirebilme hedefinin üstüne. Burada kritik nokta ise sabah 10:30 ‘da başlayan yarışın 9-10 saate uzaması halinde karanlığa kalınacak olması idi. Ancak benim hesaplarıma göre 18:00 öncesi bitişe geleceğimi beni burada karşılayacak olan eşime söylemiştim. İlk durak Müşgüle’den  yola çıkıldığında henüz taze ve güçlü idim. Ancak burada başlayan ve Süleymaniye’ye kadar süren 6-7 kilometredeki sürekli yokuşlar ve çıkılan yükseklikle birlikte, zamanın ilerlemesi ile birleşen havanın soğuması gözümüzü korkuttu.

Süleymaniye’ye geldiğimizde burada sergilenen yiyecek ve özellikle sıvılara adeta saldırdım. Neyse burada da fazla oyalanmadan Oben Hoca ile tekrar yola revan olduktan sonra 17-18 Km. kah iniş kah çıkış, kah açıklık, kah fundalık, çamurlu, çimli, yapraklarla kaplanmış zeminlerden kendimize göre tutturduğumuz bir tempo ile kah koşarak kah yürüyerek geçtik. Bu geçişlerde manzara, temiz hava, sakinlik, duruluk bizleri büyüledi, adeta yorgunluğumuzu unutturdu. Daha önce okuduğum yorumlardaki yarışı bitirenlerin yarışın bu aşamalarında: “bir daha burada koşmam demeleri fakat yarış  biter bitmez gelecek senenin hesaplarını yapmaları” şeklindeki duyumları yineleyecek bir etki yapmadı bende, her anını zevkle geçtim diyebilirim. 08695bdc-450a-45da-ae28-393fa9358d5aGerçi aralarda Oben Hoca’ya “yine mi yokuş” şeklindeki şikayetlerim sadece laf olsun şeklinde idi. Derbent, son durak yerinde hem yorgunluğun verdiği rehavet hem de buranın son istasyon olması, bunun üzerine de 15 Km. daha koşulacak olması nedeniyle biraz fazla yiyecek ve içeceklere dalmış iken, yine arkadaşımın çağrısı ile yola koyulduk. Nasıl her çıkışın bir inişi olması gerektiği gibi,bundan sonrası iniş olması gerekirken, arada yine mevzi yokuşlara çatmamız biraz sızlanmalar neden oluyordu.

Nihayet artık tamamen iniş kısmına erişmiştik, 38.ci kilometrede. Bundan sonrası sadece geriye sayımdan ibaretti. Tutturduğumuz tempo ile son 10 Km. düz yolda İznik’e girmenin zevki başka olmuştu. Son 400 metrede Oben Hoca bana öndeki iki kişiyi işaret ederek, “Hocam sen var git öndekileri geç” dedi.

son metreler...Arka planda Hatice(eşim) ve deparla geçtiğim gençler...
son metreler…Arka planda Hatice(eşim) ve deparla geçtiğim gençler…

Bunun üzerine son gücümle depara kalkarak öndekileri geçip bitişe geldiğimde, bir bekleyiş içinde olan eşim rahatladı. Çünkü bu yarışa yazıldığımdan beri aldığı duyumlar, mesafe, tırmanış hepsi onu endişelendirmiş ve sürekli beni bu olaydan caydırmaya çalışmıştı.

Artık üç yıl önce belirlediğim hedeflerin ötesine geçmiştim. Yaklaşık 300 kişi arasında 84 ncü,  “M55+ yaş grubu” kategorisinde yani 55 yaş-üstündeki gençler arasında dördüncü olarak, 7:20 gibi bir derece ile, bitirmiştim. Bilimsel açıdan bakıldığında: 2016 Yılı verilerine göre Türkiye demografisinde 55 yaş üzeri nüfus 13 milyon olarak belirtilmekte; ülkenin en bilinen ultrası olan İznik maratonunda bu grupta koşan sadece on iki kişiden biri olarak milyonda bir persente girebilmek, ayrıca istatistiki olarak anlam katmakta olaya.

Üç yıl öncesine kadar bir maraton koşabilmek hayal iken, daha da öte kategoride yer alan bir ultra-maraton bitirmiş olmanın zevki, bu olay içerisinde yaşananlar, görülenler ile birleşince para ile elde edilemeyecek şekilde bu hedefi daha da değerli kılmış, “Meglio tardi che mai” felsefesi bir kere daha gerçekleşmişti…
İznik, 22 Nisan 2017.

Not: Şimdi işin yoksa yeni hedefler ara 🙂

iznik
yükseltilere dikkat, çıkış-iniş sıklık ve eğimler

ultra-hedefler

“Meglio tardi che mai” felsefesi kapsamında öğrenmeye devam ediyorum. 3-4 yıl önce kendi kendime belirlediğim hedefleri, hem de zor olduğunu düşündüğüm ve ülkemiz kapsamında yüzbinde bir, milyonda bir erişilebilirlik olanları, birer birer geçerken çıtayı yükseltiyorum, öğrendikçe.

Bugün bir yerde gördüğüm bir lafı: “Çalışabilmek yeteneklerin en önemlisi”, çok beğendim. İnsan çok zeki, bir ya da birkaç konuda çok yetenekli olabilir; ancak çalışmadıkça, bu yetenekleri parlatmadıkça, kullanmadıkça pek bir işe yaramadan gelir geçer deniyor. Ancak fazla yetenek olmasa da eğer sistemli ve sabırlı bir çalışma sergilenirse erişilemeyecek hedef yok gibi.

İki yıl önce, ultra-maraton koşan birisi ile ilk telefon konuşmamızda, o zaman gerçekleşecek bir yarı-maratona katılıp katılmayacağını sorduğumda: “O kadar mesafe için ayakkabı bile giymem” demişti ki, o zamanlar henüz maraton koşmamıştım.

Zamanla doktora, akademik çalışma, maraton hedefleri birer birer aşıldı; Gelişim Üniversitesinde istediğimi bulamasam da, hayalini kurduğum “Calculus” ve diğer dersleri bitirmek üzereyim, hoca olarak. Artık etrafımda “Hocam” sesleri yükseliyor.

Şimdi, bu felsefe kapsamında oluşturduğum resimde ve 61 yaşımda,  daha önce hayalini bile kurmadığım yeni ve daha yüksek bir hedef belirledim, hem kendi kendime hem de okulu ortak kılarak: İGÜ adına İznik Ultra-Maraton 50 Km. dağ koşusuna yazıldım, 22 Nisan 2017’de, ve bunu bir çok yere deklere ettim bile. Geçen yıl 55+ yaş grubunda 10 kişi katılmış ve bitirmiş koca ülkede.  Eğer başarabilirsem, yaklaşık yedi saat sürecek bu olayı da tamamlayarak altı-sigma grubuna girerek daha iddialı hedeflere bakabileceğim.

Bütün bunları ilk satırlarda yer verdiğim “çalışabilme yeteneğine” bağlamayı düşünüyorum. Çünkü bu hedeflerin hiç biri durduk yere aşılmadı; yerine sabırlı, uzun ve bazen acılı çalışmalar, antrenmanlar gerekti, etraftakilerin acıyan bakışları ya da “bu yaşta delirdin mi” nidaları arasında. Halbuki atıl kalsam ne olacaktı ki: üç-dört yıl önceye dönsem ve ne doktora için yüzden fazla akşam-gece derslere gitsem, bazı genç, tecrübesiz ve kendini beğenmiş hocaların kaprislerini çekmesem, iki yıl, hatta ABD’de torunları ziyaretim sırasında gece yarınlarına kadar çalışmamış olsam, yine orada iken altı ayda 2000 mil antrenman yapmasam, Bahçelievler koşu pistinde 90 tur atarak maratona hazırlanmamış olsam belki çok daha az yorulmuş olacaktım, ancak daha mutlu olabilecek miydim?

2016-17 Bahar döneminde başladığım akademik yaşamda, Ankara’dan İstanbul’a gelerek başladığım göçebe yaşamımda, sırtımda kitap ve bilgisayar yüklü çanta ile her gün metrobüs ile okula gidip-gelerek, genelde ilgisiz ve isteksiz günümüz gençlerine saatlerce ders anlatmasam, bunlar için geceleri ve hafta sonları çalışamamış olsa idim, daha mi dingin ve kafam rahat olacaktı? Kim bilir?

Tüm bunları fazla kafaya takmadan şu İznik Ultrayı bitirdiğimde belki daha uçuk hedefler, 80 Km gibi ya da doçentlik gibi hedefler koyabilir miyim bilemiyorum, ancak şimdiden daha uzun vadeli hedeflerimde, Salim Dündar gibi, 80’de yarı-maraton, belki de o kadar yaşarsam 90’da 10 Km. çoktan yer aldı bile.

Ultra-hedefler: Ultra çalışma, ultra-çaba, ultra sabır, ultra zaman gerektiriyor… İstanbul 9 Nisan 2017

Yine Yeni Bir Sağlık Hikayesi

Sağlıkla ilgili başımdan geçenlerin yer aldığı pek çok yazı bu sitede yer almaktadır. Eeee…neden hala buralara gidiyorsun denebilir! Kontrol maksatlı hastane başvurularımdan her seferinde ağzım yandığından acil bir durum olmadıkça buralara gitmemeye karar vermiştim. Genelde yanlış sonuç veren tahliller, yanlış referans aralıkları, yanlış zamanda istenen tetkikler…

Ancak; son maceram ile ilgili ise tamamen masumum; şöyle ki ikinci dönem ders vermeye başlayacağım üniversiteden standart hemogram, TiT, Akciğer ve EKG gibi çok klasik ve tarihi raporlar istediler. Çaresiz  büyük bir üniversitenin Çayyolu’ndaki şubesine gittik, randevu alarak. Güler yüzlü bir dahiliye doktoru genç kızımız ne sorununuz var deyince, şükür bir derdimiz yok sadece şu tetkikler gerekti dedim, olasılığı çok düşük olan bir karşılama şeklini görünce sevinerek. Ancak bundan sonra ilahi komedi perdeler art arda  açıldı, dram ve trajedi türünde: Önce bir odadan barkodlar alındı, sonra kan vermeye başka bir odaya, ardından TiT için başka, EKG ve röntgen için başka odalara gidildi. Her odada hayattan bıkmış “bu yaşlıların burada ne işi var, ben kimim, neredeyim” soruları gözlerinden ve hallerinden belli kişileri bulabilmek için çaba sarf edildi. Ne ise kan alındı, idrar için gidilen laboratuvardaki ilgisiz bir şekilde oraya bırak dediği numune tezgaha bırakıldı, akciğer röntgen çekildi, ancak bunun raporu için merkez hastaneye gidilmesi gerektiği söylendi, bir kaç gün sonra. Buradaki kişi, üzerinde rapor yazan bölümdeki kişilerden merkezden nasıl rapor alınacağı soruldu, numara ile mi, klasik kimlik numarası ile mi diye;  çünkü başımıza gelecekleri bu yaş tecrübesi ile az çok tahmin edebiliyoruz. Tatmin edici bir yanıt bulunamadı. Fazla uzatmadan cevabı veriyorum: Bizden alıp çöpe attıkları barkod ile gidiliyormuş. Neyse EKG önünde sıraya dizildik. Tam benden öncekine sıra geldi, ki bunlar 80 yaşına yakın karı-koca idi, içerideki bayan EKG kağıdı bitti, paydos dedi. Ne yapacağız dedik, merkezden kağıt istedik öğleden sonra gelir diye yanıtladı. Neyse zaten tahlil sonuçları için öğleden sonra yine geleceğimiz için fazla dert etmedik, oradan ayrıldık.

Öğleden sonra geldiğimizde EKG odasına kağıt geldiğini fakat bu kez de EKG teknisyeninin acil bir işi için merkeze gittiğini öğrendik. Bu arada kan ve idrar sonuçlarını almaya gittik. Elimize tututturulan sonuç kağıdında hem kan hem idrar testi sonuçları olduğunu ısrarla bize yutturmaya çalışan görevliye bu konuda biraz literatür taraması yaptığımızı belli etmek üzere yine klasik WBC olarak başlayan ve başında hemogram yazan kağıdın sadece kan testi sonuçlarını ihtiva ettiğini izah ettik. Bunun üzerine çağrılan daha üst düzeyde bir görevli idrar test sonucunun henüz çıkmamış olduğunu ekrandan işaret etti. Laboratuvara gidip sorduk uzman; daha yeni geldiğini ve bir saat sonra sonuçların sisteme gireceğini söyledi.

İşimiz yok bekleriz dedik. bir saat sonra tekrar gittiğimizde sonucun hala çıkmadığını söylediler ki tam bu sırada lab görevlisini üst kata çıkarken yakaladık. Bize tüm testleri sisteme girdiğini ve elinde numune kalmadığını söyledi. Sekretaryanın sonucu görmediğini söylediğimizde biraz sonra geliyorum bakarım dedi. İyi bekleyelim dedik. Bu arada bir yarım saat daha geçti. Hastane sorumlusunu bulmak için yukarı çıkıp sorduğumuzda bize sote bir odayı işaret ettiler. İçeri girdiğimizde bize bekleyin diyen lab görevlisi ile bilumum diğer elemanların çay ve pasta partisinde olduğunu gördük. Bizi görünce hemen sisteme uzaktan bağlanan ve bizi bir yarım saat bekleten bayan raporun onaylanmamış olduğunu diğer bir yarım saat sonrasında çıkabileceğini söyledi.

Sonuçta sabahtan başladığımız en temel 4 kalemlik test sonuçlarından sadece biri, kan testi ve CD’ye çekilen akciğer röntgeni ki bunun da raporu merkezden gelecek, çıktık, diğer üç adet sonucu daha sonra alabilmeyi umut ederek, bu büyük üniversite hastanemizden.

Eve geldiğimde internet üzerinden sonuçları görebileceğimiz siteye girdik; evet idrar testi de çıkmıştı, ancak bir sorun vardı, 5 adet limit dışı değer gösteriliyordu. Bu konuda deneyimli olduğumdan, bu test limitlerini internette araştırdım, ayrıca daha önce çeşitli diğer sağlık kuruluşlarındaki limitlere baktım. Evet yanılmamıştım: Altında hem doçent hem prof. dr. imzalı rapordaki limit değerleri yanlıştı. Nasıl mı biliyorum? O kadar belirgin ve açık ki?

Sadece formalite icabı basit testler için bu kadar uğraşıp sağlıklı sonuçlar alamayınca,  buralara düşecek en ufak bir boşluk olmasın diye iyi ki sporum var   dedim kendi kendime, beni buralardan uzak tutacak tek enstrüman olduğunun bilincinde; çünkü diğer risk faktörlerinden sigara, kötü yeme-içme alışkanlıkları olmadığından. Şimdilik sadece yolda yürürken ya da spor yaparken, üstüme araba çıkma  ya da apartman çökme  riski kaldı gibi…16 Ocak 2017 Ankara

hasta olmamalı    taking care of your health4   taking care of your health3  taking care of your health1

81. nci Büyük Atatürk Koşusu

78-79-80 derken 27 Aralık 2016 günü, karlı ve soğuk bir havada 81.nci Büyük Atatürk koşusunu da tamamlama gururuna eriştim, koşu arkadaşlarım Sıtkı ve Aydın ile birlikte. Sıtkı sırf bu koşu için Eskişehir’den günü birlik geldi hızlı trenle; kendisi hızlı bir atlet ya hep hızlı tren kullanır. Aydın ise daha uzun süreli geldiği Ankara’da üstüne bir de mahsur kaldı kardan.

Koşunun hafta içi, Salı gününe isabet etmesi nedeniyle göğüs numaraları alma işi P.tesi gününe kalmıştı. Yine geçen yılkine benzer bir şekilde gerçekleşti olaylar. Klasik köy kahvesi gibi bir odada kara kalem listelerden adını bul, evrak göster, numaranı al. Halbuki en basit organizasyonlarda bile bir paket, çanta, torba sunulur, içinde T-shirtü, göğüs numarası, iğnesi, yarış çipi, tanıtıcı broşür vb.

Ertesi günü Keklikpınarı’na konduk hep beraber. Bu kez otobüsler yarış saatinden çok önce alanda idiler. Rekor sayıda katılımcı var diye haber çıktı; ancak yine de bu rekor sayısı bini bulmayan bir mertebede idi; bizim için rekor fakat benzer yurtdışı organizasyonları için küsurat. Neyse otobüste yanımızdaki bir Etiyopyalı ile muhabbet ettik, adı Sulti Gure Timbre. Erzurumlu yazıyor listede, hiç Erzurumlu görmesek… Kendisi iddialı olduğunu söyledi, düz parkurda 2:40 ile koşa bildiğinden bahsetti; tabi müthiş bir sürat. Sonradan yarışı genel klasmanda beşinci bitirdiğini listeden gördüm; hedefinin 28-29 dakika olduğunu söylemişti, gerçekten de 30 dakikada bitirmiş. Bu muhabbette Sıtkı epey takıldı adama, rakip olarak tanıttı kendini, korkutmak için. Sulti’nin hedef derecesini duyunca ben daha iyi bir derecede bitirebilirim sadece “1” farkla dedi: O da derecenin başına eklenecek “1” rakamı saat hanesine. Yarışa kadar olan bekleme süresini biraz bu şekilde geyikle geçirdikten sonra, klasik ısınma ve “Start Takında” resim çektirdik.

ata16_5

Yarış başladı, Aydın ile birlikte çıktık. Hedefim 45 dakika ile kendi PR dereceme erişmekti. Rahat koştum, ancak 46:07’de bitirebildim; PR eriştim ancak 45’ten birazcık sapma oldu. Bu dereceler de çok ilkel bir şekilde yazılıyor, bitiş hattında ki karmaşada. Federasyondan bir yetkili gelenleri kayıt sırasına sokmaya çalışıyor, eskilerin klasik emekli maaş kuyruğu gibi, orada masada oturan birisi de yazıyor. Halbuki dünyanın her yerinde çip ile tam olarak zaman tutulur, bizim federasyon bu teknolojiye erişememiş henüz. Zaten çıkışta da çip olmaması nedeni ile zaman kişisel olarak değil topluca başlatılıyor; önce çıkan karlı. Bu nedenle yarış başlamadan daha öne geçme kargaşa ve itiş kakış yaşanıyor. Ayrıca bitiş hattında yine geleneksel olarak sunulması gereken meyve suyu, muz, çikolata içeren yiyecek torbası bir yana içecek su bile yoktu.

Daha sonra heyecanla yarış derecelerine baktım; ata16_2bu yıl yaş grubu derecelendirmesi yapma zahmetine katlanmamışlar. Bu nedenle 2-3 gün sonra yayınlanabilen listeden çok sevdiğim “Excel” ortamında yaptığım analizde 60+ yaş grubunda katılan 50 kişi içinde en iyi dereceyle koştuğumu görmek ödül filan verilmemiş olmasına rağmen en azından teselli olmuş oldu.

Şahit olduğum ve üzüldüğüm bir konu da, yarış sonrası aynı T-shirt giyen bir grup gençle muhabbet sırasında hepsinin bir üniversitenin spor bölümü öğrencileri olduklarını öğrenmem ve bizim gibi 60 yaşındakilerden bile sonra yarışı bitirebilen gelecekte spor öğretmesi istenecek bu gençlerin çoğunun sigara içici olduklarını söylemeleri idi; nerede ise dörtte üçü sigara içtiklerini belirttiler 🙁

Koşu ile ilgili bir diğer anı da: Koşu sonunda Aydın ile birlikte bayrak taşıyanlara katılmak üzere aynı güzergahtan koşarak geri döndük. Özellikle 1-2 Km. geride, hala yarışta olan ve bizi gören gençler hayretle bitirdiniz mi, niye geri dönüyorsunuz diye laf attılar. Ben de bu mesafe bizi kesmedi, Keklikpınarı’na çıkıp bir daha ineceğiz diye cevap verdim; artık inandılar mı yoksa bunu bir hakaret olarak mı aldılar bilemiyorum. Anıtkabir Gençlik caddesi civarında Atatürk posterini taşıyan gruba erişip ucundan tutarak tekrar “finish” çizgisine geldik. Böylece ilk defa bir yarışta iki kez yarış bitirmiş olduk, Aydın ile birlikte. Belki de bir rekorlar kitabına filan girebiliriz: Bir sürü DNS, DNF (Did not Start, Finish: Yarışı bitiremeyenler) yanında iki kez yarış bitirenler olarak…  😆  

15781809_10154779206372591_1657307711171230322_n

28Aralık 2016 Ankara…